7 Mayıs 2015 Perşembe

Yaman Bir Hikaye

Bir mayıs cuma günü, cuma namazını küçük oğlum Rıfat'la birlikte Pendik Güllübağlar Gül Camiinde kıldım. Kullandığım aracı, Belediyenin yeniden tasarlayıp hizmete açtığı, camiinin karşısındaki parkın yanına koymuştum. Namazı müteakip aracın yanına gittiğimde türünün güzel bir örneği olan bir sibirya kurdunu parkın içinde hareket halinde gördüm. Rıfat'ın da "sevelim mi?" talebi üzerine aracın bagajında bulunan içme suyunu, o sıra yerde fark ettiğimiz buruşturulup atılmış bir p...lastik bardağına doldurup kurda ikram ettik. Tüm bireysel sokak hayvanları gibi bu kurt da kendisine yönelen ilgiye, benzeri ile karşılık verdi, suyunu içti ve kendini sevmemize izin verdi. Bir başka canlıyı dokunarak sevme, herkesin muhakkak tatması gereken bir duygu, bilenler biliyor zaten. Su bitince yine araçta bulduğumuz birkaç galeteyi de belki yer ümidiyle kurda vermek istedik ama O, koklamakla yetindi. İşte o zaman arkamdan bir ses, "o et yer, galete yemez abi" dedi, "sen ver onu, ben öbürüne vereyim." Galeteleri verdim, parktan çıktı, sokakta iki tane daha köpek vardı, "yaman!" diye seslenince, kırçıllı ve zayıf olanı buna doğru koşuverdi. Galeteyi, Yaman'a verdi. "Bunu belediyenin barınağından yeni aldım" dedi. "üç gece rüyama girdi, gittim aldım..." ; "Bunlara sen mi bakıyorsun" dedim. Az ilerideki lastikçi dükkanını gösterdi, "...burada ben bakıyorum" dedi... Uzaklaşmıştı. O küçük lastikçi atölyesi, bir merhamet abidesi olarak gözümde büyüdü. Allah, bu tarz insanlardan razı olsun.

Yukarıdaki metni facebookta yayımladıktan sonra değerli arkadaşım Metin Tavukçu, ilgili şahısla bağlantı kurup bu örnek davranışı, haber yapmak istediğini belirtince 6 Mayıs Çarşamba günü yeniden Gül Camiine gittim. Ustayı buldum: Yıldıray Usta. Yaman da oradaydı. Bir kaç resim çektirdik, bolca da Yaman'ı sevdim. Bir kez daha canlı sevmenin iyileştirici gücünü tecrübe ettim.





6 Mayıs 2015 Çarşamba

KEMAL Sendromu ve Bürokratik Direnç

Bürokrasinin değişime karşı olduğu, direnç gösterdiği, gördüğü her yeniliğe karşı çıktığı gibi iddialar, toplumsal ve ideolojik pozisyonu ne olursa olsun hemen herkesin üzerinde sorgulama yapmadan kabullenip söyleyegeldiği vulgar söylemler sınıfındandır.

Weber'den bu yana rutin'in bürokrasi bakımından ne denli önem taşıdığını biliyoruz. Belirsizliği ortadan kaldıran ve denetimi etkinleştiren yönleri ile rutin, bürokrasinin düzen anlayışının doğal bir çıktısıdır. Bu nedenle rutin dışına çıkma, bürokratik sistemi, kısa vade istikrarsızlaştırıcı bir etki uyandıracaksa da orta vadede meydana gelecek uyumlanma ile bürokratik işleyişin bir parçası olacaktır.

Bürokratlar için rutin dışına çıkılması, kişisel olarak konfor alanından da çıkmayı gerektirir. Konfor alanı, iş ve işlemlerin rutin bir şekilde yapıldığı, kontrolün mutlak olarak sağlandığı bir yapıyı tanımlar. Bu alan, bir kez öğrenme ve sürekli bu öğrenilmiş bilgi(ler)i pekiştirmeyi ifade eder. Bu alanda kalıp da yatay anlamda (farklı) yeni bilgiler edinmek, öğrenimi sürekli kılmak mümkün değildir. Öte yandan kısmi bir dikey bilgilenme, iş ve işlemlerin neden ve nasılına dair küçük bir derinleşme söz konusu olabilir. Bir yılda öğrenilen iş akışını, yirmi kez tecrübe eden bürokratın çok tecrübeli olmasından bahsetmek mümkün değildir. Zira bu şahıs, kendini yirmi kez tekrar etmiştir. Zamanını, sürekli konfor alanında geçiren bürokrat, kendini geliştiremez. Rutin dışına çıkarak konfor alanının dışında çalışmak, öğretici ve geliştiricidir. Bürokrat, bu surette konfor alanını da geliştirir ancak fetihlerin durması, her zaman için gelişme ve öğrenmenin önünde ciddi bir risktir.

Bürokratik örgütün işleyişi sonucu oluşan fırsatlar, bu sistemleri yöneten tepe yönetici ve kurulların hanelerine yazarken, aynı süreçlerin karşılaştığı tehditler, bürokratlarca kişisel algılanmakta ve buradan doğacak sorumluluk, hiyerarşinin izin verdiği bürokratların hanelerinde izlenmektedir. Risk endişesi, bürokrasiyi sorumluluk almaktan alı koyar.

Yukarıdaki nedenlerle değişim talebinin kaizen-küçük iyileştirmeler dışında kalan, reformist özelliği baskın ölçeklerde gelmesi halinde, bürokratik refleksin direnç yönlü olması, anlaşılır bir tavırdır.

Öte yandan değişimin doğasının olumlu, bürokratik refleksin olumsuz olduğu örtük kabulleri hiç sorgulanmaz. Değişimin dağılma, savrulma, bozulma, çürüme gibi olumsuz yönde seyretmesi halinde bürokratik refleksin koruma yönlü tepki vermesi neden olumsuz algılansın?

İyi çalışan bürokratik bir örgüt tasavvur edelim. Bir nedenle bu yapıya nezaret edenlerin değiştiğini yeni gelenlerin iyi niyetli olmakla birlikte var olan iş ve ilişki ağını hiç tanımadığını varsayalım. Yeni gelenler, daha tutarlı, yeni, modern, etkin, verimli olmak vb gibi işlevsel gerekçelerle organizasyonun işleyişine müdehale edip işleyiş için başka çözümlerin de bulunduğunu ve bu başka çözümlerin bir an önce uygulanması gerektiği hususunda yetki (emir) kullanmış olsunlar. Bu durumda bürokrasinin çeşitli itirazlar öne sürerek yeni çözümlere direnç göstermesi, hadiseye dışarıdan bakan gözlemciler için bürokrasinin doğasına uygun davrandığı biçiminde yorumlanabilirse de gerçek bu mudur?

Dışarıdan gelenlerin, sistemi tanımayıp işleyişe vakıf olmadan, kurumsal alışkanlıkları tevarüs edinmeden yeni çözümleri bürokratlarla istişare/müzakere etmeden güç kullanımı yolu ile yeni tasarruflarda bulunmalarını nasıl açıklamalıyız. Benim adım KEMAL sendromu değil midir bu? Kerameti kendinden menkul davranış kodu...

KEMAL sendromu, sistemin kaynaklarını bitirinceye kadar iktidarını sürdürür. Sistem, iç enerjisini tükettiğinde dağılacaktır. Dolayısı ile bu çöküş/büzülme sürecinde oluşan bürokratik direnç, sistemi korumaya dönük bir çaba olarak algılanmalıdır.

3 Mayıs 2015 Pazar

Türkiye Ekonomisi Etrafında

Değerli arkadaşım Ekrem Okutan'ın "Mazot şu kadar emekli maaşı bu kadar!Bir sonraki parti bir öncekinin altında kalmıyor. Partiler bol keseden. Bunlar müzayedede mi sandılar!" mesajına kısa bir katkı vermek üzere başladığım yazı, konu üzerindeki denetimi ele geçirerek istedğim ve iradem dışında aşağıdaki haliyle vücut buldu. Kendisini o mesajın eki olarak bırakmak yerine buraya taşımayı daha uygun buldum. Umarım katkılarınızla zenginleşir:

Seçimi kurtarmalık, seçmene hoş görünmelik öneriler. Osmanlı ve öncesinde (pek çok tarihsel kültürde de olduğu gibi) ulufe dağıtılırdı ya, bu tarz vaadler temelde ona benziyor. İktidarı, bir paylaşım temelinde talep ediyorlar. İşin aslı henüz bölüşüm faslına gelmediğimizdir. Bu güne kadar icra edilen sosyal politikalar, görece madur gelir gruplarını destekleyip ezilmelerini bir nebze olsun önleyen akılcı politikalardı, toplumu bu güne taşıdı. Ancak bölüşüm ya da daha temel bir sorun olan hakkaniyetli bir gelir dağılımı, yalnızca sosyal politikalar üzerinden yürüyemez. Bu ancak iç borcun makul bir düzeye indirilmesi ile mümkündür. Bu güne kadar cari giderlerin dışında kalan kamu kaynakları, öncelikle yatırımların finansmanında kullanıldı. Ülkenin büyümesindeki bu Keynesyen etkinin iyi yönetildiğini düşünüyorum. Hükümet geçmiş dönemler itibariyle iç borcu, yeniden borçlanma yerine, gerçek ödemeler yapmak suretiyle düşürme yolunu da gidebilirdi ama bu tercihi sonucu, ülkenin ekonomik anlamda büyümesine ket vurmuş olurdu. Zira iç borç ödemeleri, transfer ödemesi niteliğinde olup ekonomik büyümeyi etkilemez. Kanaatimce 2016 yılı sonuna kadar yatırım finansmanına verilen önceliğin 2017 den itibaren iç borç finansmanına kaydırılması, iç borçlanma faizlerini aşağıya çekecek dolayısı ile iç piyasada hem üretim hem de tüketim ayağındaki ekonomik aktörlerin kullanabileceği çok ciddi bir kredi potansiyeli biriktirecektir. Bu aşamadan sonra yapılacak vergi düzenlemeleri ile kamunun ekonomideki ağırlığı azaltılabilir.

2 Nisan 2015 Perşembe

İş üzerine düşünceler - 3

20. yüzyılın başlarından itibaren üretim süreçlerinde İş'in kısımlarına ayrılması, kendisinden umulan beklentileri karşıladı: Uzmanlaşma ve verimlilik arttı, ürün standardizasyonu ve buna bağlı ticaret, hukuk ve kültür de değişerek gelişti. Bütün bunlar, yığın üretim denilen hedef kitlesi ancak sosyolojik, ekonomik ve biyolojik olarak tanımlanabilen anonim tüketici grupları için tarihte kendisinden önce görülmemiş miktarlarda üretim yapmaya imkan tanıdı. 

İşçi, bu yeni düzende iş üzerindeki hakimiyetini yitirdi. Artık sorumluluğu, üretim bandının öngördüğü asgari üretim miktarını sağlamaktan ibaretti. İnsan emeğinin bir ürünü ortaya çıkarmak suretiyle somutlaşması devri bitiyor, emeğin metaya karşı yabancılaşma devri başlıyordu. Genel anlamda iş, bütünden parçaya, asgari yetenekleri olan herkes tarafından kısa bir eğitimle öğrenilen ve icra edilen bir yapıya evriliyordu, çünkü. Bu homojen işçi tipi, bireysel anlamda "usta"nın üstünde taşıdığı "güç"ten yoksundur, zira işin parçalarına ayrılması, işçiyi de kolayca bir başkası tarafından ikame edilebilir hale getirmiştir. "İşçi" sıfatı, üretim bandında direkt ve dolaylı yer alan herkesi kapsayan bir tanım olarak yaygınlaştı.

21 Mart 2015 Cumartesi

Ajda Pekkan


1. Tanrı Misafiri (1975)  


2. Dert Bende Derman Sende (1972)  

3. Sensiz Yıllarda (1970)  

4. Kimler Geldi Kimler Geçti (1975)  

5. Sana neler edeceğim ( Orijinal plak kayıt )  
 
6. Hoş gör sen ( Orijinal plak kayıt )  

7. Hür doğdum hür yaşarım  

8. Bir günah gibi ( Orijinal plak kayıt )  

.
9. YA SONRA

10. Bambaşka Biri

11. Ağlama Anne







15 Mart 2015 Pazar

Mevlüt Bayraktaroğlu Anekdotları-2

Üniversitede son sınıf, ilk dönem, Yöneylem Araştırması dersindeyiz. Hocamız fakültemizin ağır isimlerinden Ayhan Toraman.

Hoca, konusuna hakim, kendi üslubunca şov yapıyor bile diyebiliriz. Hocanın asistanı Orhan Kuruüzüm, tüm samimiyeti ve gençliği ile dersin uygulama saatlerinde örnekler çözüyor.

Yarıyılın başlarını geçmiş ortalarına yaklaşmışız ancak daha ilk sınavlar yapılmamış. Hangi saiklerle bilemiyorum, Ayhan Hoca dersin içinde ancak hiç de tarzı olduğunu düşünmediğimiz bir biçimde ön sıralarda oturan Mevlüt’e sesleniyor.
-          Sen, evet, mavi gömlekli(?), evet, sen...

 Hoca istisnalar dışında henüz ismen kimseyi tanımıyor. Zaten tahtaya öğrenci alarak ders işlediği görülmemiş. Mevlüt'ün çaprazında ve uzağındayım ama yüzünü net olarak görüyorum. Mütereddit davranışları, Hoca’nın işaretiyle sükun buluyor.
-          Evet, Hocam.
-          Adın neydi senin?
-          Mevlüt, Hocam.

Muhtemelen, etrafıyla bir dizi diyalogun ortasında olduğu Hoca tarafından saptanmış ve dersi dinlememenin cezasını yine Hoca’nın belirleyeceği bir yöntemle çekecek…
Hoca, yerinden kalkmasına gerek olmadığını söylüyor. Tahtada çözülmüş simplex algoritma probleminin optimizasyon tablosu var. Tahtadaki çözüm tablosunu göstererek soruyor:

- Şimdi söyle bakalım Mevlüt, bu sağ taraf değerleri ne anlama geliyor?

Mevlüt'ün yüzü beyazlamış, sesi titriyor.
- Bunlar, kullanım miktarları diyor. Optimal çözümün sonuçları yani.

Sesini kullanma biçiminden salladığını hissediyorum, ama dedikleri doğru. Hoca da tatmin olmamış, tablonun en alt satırını gösterip bunların anlamlarını soruyor.
Aynı güvensiz ses, son satırın atıl kapasite miktarı olduğunu söylüyor. Yeni bir sallama denemesi gerçekleştiğini düşünüyorum ama sonuçta söyledikleri doğru. Hoca da benzer kanaatte olmalı ki, yanlış ifadeler kullanarak şaşırtmak istiyor, Mevlüt'ü ama hayır, Mevlüt, yine güvensiz bir tonlama ile doğruyu söylemekte ve tuzaklara düşmemekte ısrar ediyor.

Hoca, o gün Mevlüt’e ne sorduysa doğru bir cevap aldı. Ses tonu, ortamdaki izlenim, her ne kadar sallıyor algısını pekiştirse de duyduklarımız doğru cevaplardı. Konu da orada kapandı.

1 Mart 2015 Pazar

Firavun Sarayında bir Musa

Sevgili Genel Müdürüm, kıymetli yardımcılarıyla toplantı halinde... Devr-i iktidarında, Kurumun cennet gibi olduğunu düşünüyor, pek haksız da sayılmaz, sektörün iyi bir çok ismi, bünyeye transfer edilmiş durumda... Mevzuu,  nereden geliyorsa “kurumda mutsuz insan olmadığına” geliyor, genel müdür bunu savunuyor. Yardımcılarından birisi, adımı veriyor, mutsuz olduğumu söylüyor. 4-5 ay önce becayişe uğramışım. Böyle yazıp okuyunca tecavüz gibi bir anlamı var sanılıyor, öyle değil ama buna yakın bir ruh hali içindeyim. Becayiş denen bu renkli kelime ile tanışmam da bu olay vesilesiyledir. Neyse aradan kısa bir süre geçiyor, genel müdürümün beni çağırdığını söylüyor sekreteri...

Haber geldiğinden beri huzurum kaçtı. Şimdi bakıyorum da ne güzel fırsatmış; çık, içinden geçenleri münasip bir lisanla anlat. De ki, beni konfor alanımdan aldınız ve bana da düz mantıkla baktığımda makul gelen bir servise, müdür yardımcısı atadınız. Krediler konusunda üstad iken, orta okul terk gibi hissettiğim, bir alanın başına geçiriliyorum. Bilgiişlem sistemi hakkında çok az bilgim var ve bütün operasyon, bilgisayardaki menüler üzerinden  yürüyor. Becayiş sonrası bana alan açmak için aynı müdürlük içinde bir başka alanda görevlendirilen ve özel hukukta bana kardeşim kadar yakın olan arkadaş, “sor bana, çekinme” diyor. Eğitilecek bir temelim olsa gerisi gelecek yani. Ben de "sen genel olarak sistemi anlat, hangi menüleri ne için kullanıyorsun?" diyorum. "Şimdi işim var, böyle uzun sürer" diyor, bir türlü yöntem sorununda anlaşamıyoruz yani.
Ülke zor günlerden geçiyor. Bu durum ekonomiye de yansıdığı için başta finansal kiralama işlemleri olmak üzere genel plasman işlemlerinde de gözle görülür bir yavaşlama var. Öğrenmeyi geciktiren nedenlerden biri de bu. Sonuç: tatminsizlik, kendini gerçekleştirememe, başarısızlık hissi...

Genel Müdürün odasındayım. Masasında oturuyor. Nasıl olduğumu soruyor. Jenerik bir cevap veriyorum. Yok öyle değil diyor, mutsuz olduğumu söylediklerini belirtiyor. Doğruluyorum. Öne doğru eğiliyor: Kendini Firavunun sarayındaki bir Musa gibi gör diyor. Sabretmemi istiyor. Hayatın ters rüzgarları da olabileceğini, sonunu beklemek gerektiğini, bekleyenlerin kazandığını söylüyor. Bana nasihat ediyor. Benim tarafımda olduğunu hissediyorum. Fillerin tepişmelerinden çimenlerin ezildiğine girmiyor, hiç. Böylesi daha iyi galiba, soruna odaklanmıyoruz. Şimdilik yapabileceği bir şey yok, ama farkında artık, her şeyin yolunda gitmediğinin...

Murat Karayalçın

Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...