İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2018 Pazar

İngiltere

İngiltere, bazen bir Avrupa Devleti, bazen değil ama her zaman bir ada devleti olmuştur: Sisli, muğlak ve yalnız.
Adaya kavimler göçüyle başlayan Kelt akınını daha sonraki dönemlerde Anglus, Sakson, Norman ve Viking (İskandinav ve Danimarka) göçleri takip etti.
Bu ekip, Almancanın eski bir versiyonunu zemin alarak zaman içinde İngilizceye dönüştürdü.
Gücünü tanrıdan aldığına inanılan Kralın egemenliğini yazılı bir metinle ilk kez kısıtlayan Magna Carta belgesi, 1215 yılında imzalandı.
1337 & 1453 arasında Fransa ile yaşanan yüzyıl savaşları, Ada yöneticilerinin ilgisini uzun bir dönem yaşlı kıtadan uzak tuttu.
Kralın eşini boşayıp bir başkasıyla evlenmesine izin vermediği için Katolik mezhebinden çıkıp kendine göre Anglikan denen bir mezhep kurması üzerine ülkede kanlı iç savaşlar oldu. 1650'lerde Parlamento, yine bir iç savaş sonucu, Kralı idam edip Cumhuriyeti kurdu.
Sözün özü, Adayı demokrasiye ulaştıran süreç, kralın keyfi uygulamalarını sona erdirmek üzere süregelen iç savaşlardan beslendi, bedel ödenerek tesis edildi.
18. yüzyılda aktif sömürgecilik dönemi başlayıncaya kadar kendini askeri açıdan İspanya ve Hollanda üzerinde test etmiş olan İngilizler, iyi bir donanma sahibi olmanın avantajlarını daha uzun yıllar yaşayacaklardır.
Amerika'ya gönderilen kolonistler, Adayı beslemekten yorulunca kazan kaldırıp -Fransa'nın da desteği ile- ABD'yi kurdular. Yeni başlayan sanayi devrimi, bütün dünyayı hammadde ve pazar görmelerine yol açtı, sömürgeci oldular. Önce kendi toplumunun kadınını, çocuğunu, adamını, acımasızca çalıştırdı; işçilik ve rahat çalışsınlar diye ceket İngiltere'de icat edildi.
Hindistan, Çin, Avusturalya, Mısır dahil Afrika'nın doğusu gibi çok önemli coğrafyalarda kırbaç izleri bıraktı.
Tarih boyunca sömürgelerinden topladığı kanlı serveti, dünya savaşlarında harcamak zorunda kalmış, hayrını görememiştir: Allah'ın adaleti.
Güttüğü münafıklık (iyi görünüp kötülük yapma) politikası ile tanınır.
İngiltere'nin gerçekte sırtını dönebileceği hiç bir dostu, müttefiki yoktur. En belirgin tarihi düşmanı, Almanya ve Fransa'dır.
Önemli bir mal üreticisi olmadığı halde GSMH'sının nasıl oluyor da yüksek çıkıyor oluşunu izah edebilene de henüz rastlayamadım.


30 Ağustos 2017 Çarşamba

30 Ağustos'un dar ve geniş anlamı

30 Ağustos, önemli bir tarih. Türkiye'de okullarda öğretildiği "arızalı" biçimiyle 30 Ağustos, Yunanlıların savaş meydanında yenilmelerini müteakip Anadolu'yu terk etmeleriyle sonuçlanan sürecin en önemli aşamasıdır. Bu okumayı arızalı kılan, gerçek düşmanı maskelemesi, onun yerine bir sübyandan canavar devşirmeye kalkma cesareti göstermesidir.
Kanaatimce dar anlamda doğru okuma şudur: 30 Ağustos, İngilizlerin büyük vaadlerle kışkırtıp aklını başından aldığı Yunan Milletinin, işgale yeltendiği Anadolu topraklarından püskürtüldüğü sürecin başlangıcını teşkil eden tarihtir.
Bugün Suriye'de ABD-PYD ittifakı olarak görülen formülün, 1920'deki karşılığı İngiltere-Yunanistan işbirliğidir ve dolayısı ile Yunanlılar, bugün "Büyük Anadolu Bozgunu" olarak andıkları tarihsel tecrübede her türlü sonucuna katlanmakla birlikte aktör olmaktan çok figüran rolündedirler.
“Arızalı okuma biçimi", yıllardır bu tarihin anlamını küçülten, gizleyen, örten bir rol oynadı. 2000’li yıllara kadar, okul müfredatında asırlardır koruyup kolladığımız, bugünkü varlığını büyük oranda Osmanlı geçmişine borçlu olan Yunanlıların 'ezeli ve ebedi düşmanımız' olduğu fikri işlendi: böylece bizim genç nesillerimiz için İngilizlerin ' bizi bitirmeye and içip sarhoş oldukları' tespiti maskelenmiş oluyordu.
İngiliz tecrübesi, suyun öteki tarafında da benzer bir işlev gördü: tarihte olan biteni farklı yorumlayarak kitlelerin hafızasını zehirleme ve Yunan Ulus Devletinin varlığının motivasyonu olarak Türkleri “ebedi düşman” görme fikrini işlediler. (Ulus Devlet, motivasyonunu düşmandan alır, otoritesini kurabilmek için düşmana ihtiyacı vardır, fiili bir düşman yoksa da uydurmak, yaratmak zorundadır.)
Dil ve din farkına rağmen hem fiziksel hem de kültürel yönden birbirine bu kadar benzeyen Türkler ve Yunanlılar gibi iki millet olur mu? Bir Türk olarak Selanik, Atina ya da Kavala sokaklarında halkın içine karışıp dolaştığınızda, bir İngiliz projesi daha en azından sizin için bitmiş olacaktır.
30 Ağustos, tarihimiz açısından bir Yunan Zaferi olmanın çok ötesinde (geniş) anlamlar taşır. 1683’te Viyana kuşatma ve bozgunu ile başlayan ve ikiyüzkırk yıl süren bir geri çekilmenin dip yaptığı ve oradan dönerek siyasi toparlanmaya yüz tuttuğu, tarihi bir eşiktir, 30 Ağustos...
Bu dönüm noktasının Başkumandanı Atatürk ile O’nun silah arkadaşlarına en içten saygılarımı sunuyorum.

3 Haziran 2016 Cuma

Siyasal Motivasyon Örnekleri

Türkiye'den kopardığı -Kırım, Kafkas, Doğu Anadolu gibi- her vatan toprağına, Orta Anadolu ve güneyde meskun Osmanlı vatandaşı Ermenileri yerleştiren Rusya, 1876 itibariyle bu kardeş halkın zihnini bin yıl sonra yeniden devlet olma fikri ile başlarından almayı başarmıştı. Bu Rusça beyana göre artık onlar da ödedikleri verginin tahsilatını yapabileceklerdi.
Bu tip; zihin bulandırıp iştah açan söylemlerden daha tanıdık geleni; hatırlayacaksınız, İngilizce söylenmiş, Yunanca al...gılanmıştı. Böylelikle Anadoluyu da topraklarına katıp 2500 yıl önceki gibi büyük bir devlet kurmak hayali peşinde büyük kayıplar verilmiş, güçsüz bir ulus olmalarına rağmen böyle büyük bir kredinin neden kendilerine açıldığını sorgulamamışlardı.
İngiliz toplumunda değişim son kerteye varmıştı; ölmek ve öldürmekten yorulmuş, savaşı ve daha fazla savaşmayı istemiyorlardı. "Cellat", infazı bitirip öyle eve dönmek istiyordu ama bunu yapmaya ne doğrudan imkanı ne de mecali vardı. Atina, böyle bir ortamda kendisine yol verildiğini, eve dönebildiklerinin yaralarını sarmaya başlayınca öğrenecekti.

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Türkiye Avrupa İlişkileri

Türkiye, son iki yüzyıldır gücünü, güçsüzlüğünden alıyor. Belirttiğim tarih aralığının başat güçleri olan İngiltere, Avusturya, Fransa ve Rusya'nın her biri, imparatorluğu parçalamak ve pastadan düşecek en büyük payı almak istiyorlardı ama bu amaçla yaptıkları her yeni hamle, "en büyük payı " almak isteyen öteki devlet tarafından engelleniyordu.
Bu güçsüzlüğü ortadan kaldırmak için yapıldığı iddia edilen yenilenme girişimlerinden 1856 tarihli Islahat Fermanına yakından bakmak bugünü anlama bakımından önemlidir:
Rusya, Osmanlıyı savaş ortamına çekebilmek için iki görünür gerekçe üretti: Kudüs'teki kutsal yerlerin ve Osmanlı ortadokslarının hamisi olarak tanınmak. Bu cüretkar taleplerin iktidar sahibi bir devleti, diplomatik açıdan aşağılamayı amaçladığı aşikardır.
1853 yılında başlayan savaş, İngiltere, Fransa ve hatta Avusturya'nın, Osmanlı müttefiki olarak devreye girmesi sonucu, Rusya'nın yenilgisiyle 1855'te sona erdi. Ateşkesin kabulü aşamasında müttefiklerin, Osmanlının rızasını almadan gayrimüslim tebasına ilişkin çok geniş bir düzenlemenin yapılacağını Rusyaya taahhüt ettikleri ortaya çıktı. Aynı yıl Viyana'da yapılan barış görüşmelerinde; konu ile ilgili hüküm, Osmanlı devlet adamlarının itirazlarına rağmen müttefiklerin baskısı ile ateşkes metninde yer aldı. Devlet, Avrupalı Devletlerin zorlamaları nedeniyle Islahat Fermanı adını verdiği belgeyi yayımlamak zorunda kaldı. Aynı yıl içinde imzalanan Paris Anlaşması, doğrudan Islahat Fermanına atıfta bulunarak Avrupa Devletlerinin Osmanlı reformlarını bizzat takip edeceğini teminat altına alıyordu. Bu anlaşma hükümleri, ileride Osmanlının iç işlerine karışmada hukuki mesnet olarak kullanılacaktır.
Alçaklık böyle bir iş değil midir? Müşterek kazandığınız bir zafer anlaşmasının içine, bütün itirazlarınıza rağmen bizzat işbirliği yaptığınız devletler tarafından ileride iç işlerinize müdehale edilmesini sağlayacak hükümler konması olarak alçaklık!
Aradan çok zaman geçti, çok gelişmeler oldu, Türkiye'nin gayrimüslim vatandaşlarının sayısı, dramatik boyutlarda azaldı. Oysa hayatın kendimiz gibilerden ibaret olmadığını öğrenmek için ne kadar da çok ihtiyacımız varmış meğer gayrimüslimlere... Kişisel, insani sınırlarımızı test etmek, insanlara esnek davranabilmek için... Neyse bu, başka bir bahsin konusu.
Gayrimüslim kitlenin sosyolojik açıdan folklorik düzeye inmiş olması nedeniyle, Avrupa Birliğinin Türkiye'yi kontrol altında tutarak yeniden bir "tehdit" haline gelmesini engelleyebilmesi, ancak iç işlerimize karışabilmesi ile mümkün olacaktır.
Avrupa Birliği ve onun başat ülkelerinin, görüntüde hukuk, insan hakları, katılımcılık vb hoş, büyülü ve çağdaş söylemleri temsil tekeliyle hareket etmelerine rağmen Türkiye Kürtlerinin hamiliğini yürütüyor imajının altında terör örgütüne her türlü yardım ve yataklık yapmasının ana sebebi budur.
Türk siyasetçileri, yakın bir zamana kadar kendinden menkul 'rejim bekçiliği' söylemini darbe yapmak suretiyle gösteregelmiş olan ciheti askeriyenin yeniden aktive olmasını engellemek, demokrasiyi mümkün mertebe kurumsallaştırmak adına Avrupa Birliği Projesini çapa olarak kullanmak eğilimindeydi. Her iki taraf için de anlamlı ve geçici bir işbirliği...
Türkiye'nin Avrupa açısından tehdit görülmesinin tarihte bir karşılığı vardır. 1908 yılından bu yana geçirdiği savaş, göç, yoksulluk ve yoksunluk gibi her biri kendi içinde onlarca travma taşıyan badireden sonra kendi tarihsel kimliğini hatırlamaya başlayan milletin, Avrupayı yönetenler nezdinde tedirginlik uyandırması mazur görülebilir ancak Avrupalı elitlerin zihinlerinde kurdukları korkuların "kendini gerçekleştiren kehanete" hizmet edeceğini uzun yaşayanın göreceği kanaatindeyim.

Murat Karayalçın

Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...