24 Kasım 2016 Perşembe

Yönetici olarak Efruz Bey

Efruz Bey, birlikte çalışmak için önemli görevlere getirdiği çalışanlarından sadakat ve ilgi (kendisine dönük hayranlık) bekler. Hesap verme huyu yoktur. Bu konuda zorda kalırsa hırçınlaşır.

Tahammülsüzdür. Talimatlarının en kısa sürede, istediği biçimde uygulanmasını bekler. Dünyanın en zeki ve en mütevazı insanı olduğundan(!), insanları dinler görünür oysa gerçekte İstişareye kapalıdır.

Adam çıkarma nedenleri kişisel ve irrasyoneldir, performans ...kriterleri ile hareket etmez. İşten çıkarmak istediği şahıs için başkalarıyla istişare yaptığı intibaı veren gizli görüşmeler yapar. Amaç, muhatabın bu görüşmeleri duyması ve makul bir bekleme süresinin ardından bunalıp kendiliğinden harekete geçmesi ve infaz için kendisine gelmesini sağlamaktır. Buna göre çoğu zaman Efruz Beyin kurbanla yüzleşmesi, kesimhanede yani Efruz Beyin belirlediği mekanda olmaktadır. Kurban, yoğun çalışma temposu sırasında kendisine vakit ayırdığı için Efruz Beye teşekkürle başlar konuşmasına. Minnettardır. Duyumları olmuştur. Doğru mudur bütün bu duydukları? O mekana gitmekle kontrol, Efruz Beye geçmiştir artık. Tutamaz kendini, açıklar oracıkta yıllar boyu eşinden sakladığı sırrını: Rutin dışına çıkmak isteyen eski Fatihlerin sınıfındandır Efruz Beyin kumaşı. Yeni tecrübeler, yeni yüzler, yeni hayranlar edinmek istemektedir. Motivasyonunun kaynağı budur.

İşin ve çalışanın uyumuna bakmaz, Efruz Bey. Kadim Türk inancına göre "kendisi hariç, kimse vazgeçilmez değildir."

14 Kasım 2016 Pazartesi

Son Dönem Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri-1

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, her ne kadar kırılgan bir zemin üzerinde seyrediyor ve bir sonuca varacak gibi görünmüyor olsa da tarafların bu bağı, iradesi ile iptal eden (taraf) olmamak üzere gösterdikleri çabayı, kayda değer buluyorum.
Daha yalın bir ifade ile taraflardan hiçbiri, tarih önünde Türkiye-AB ilişkilerini kopartan, atan taraf olmak istemiyor. Gidişattan da hoşnut olmamalarına rağmen karşı tarafın ayrılma yönünde irade kullanmasını bekliyorlar.
Avrupa Birliğ...inin, siyasi olmaktan çok bürokratik bir örgüt olması nedeniyle Birliğin işleyişi, yazılı prosedürlere bağlı ve öngörülebilir bir yapıda.
Birliğin Parlomento Başkanı Schulz, bir başkana yakışmayacak şekilde olaylara bürokratik/teknik açıdan baktığını belli ediyor ve yine söylemleri ile kriter kontrolü yapan küçük bir memur olduğunu ortaya koyuyor. Söylediğinin bürokratik açıdan bir değeri var ama siyaseten yanlış davranıyor, siyasilerin hareket alanını daraltıyor.
Kim ne derse desin; örgütün, Türkiye'yi sırf idam kararını alacağı için kendi iç mekanizmalarını çalıştırarak adaylıktan çıkarmak gibi büyük resmi ilgilendiren majör bir karar vermesi beklenemez. Ancak bu kararın ilgili süreci tetikleyeceği, siyaseten başlatacağı açıktır.
Kurallar ve öngörülebilirlik, AB Kurumunun bir kontrol aracı olarak temel değerlerinin yönetime yansıması biçiminde; gücünün tezahürü gibi görünen bu husus, en büyük zaafıdır aynı zamanda. Nitekim büyük resimle ilgisi olmayan Kıbrıs Rumlarının kategorik Türkiye düşmanlığı, AB'yi oluşturan siyasi aklın, teknik açıdan manevra yapma imkanını ortadan kaldırmakta, verilecek kararların teknik bir zorunluluk olarak değil, bizzat kendi inisiyatifiyle tercih edilen, seçilen karar alma ya da erteleme vs gibi esneklikler göstermesini engellemektedir.
Birlikten çıkmayı isteyen Türk Devlet temsilcilerinin, Schulz ve Piri gibi miyop AB yetkililerine, kum torbası muamelesi yapmaları, meşru müdafaa kapsamında halkımızı hormonal açıdan rahatlatan, temsil konusunda ileride işimize yarayacağını düşündüğüm olumlu bir algının oluşmasına da hizmet edeceği kanaatindeyim.
Tayyip Beyin stratejisi ile devam etmek ümidiyle...

8 Kasım 2016 Salı

Neden tutuklandılar?

Daha önceki bir iletide, "HDPli vekiller neden tutuklandı? Tutuksuz yargılanamaz mıydı?" diye sorup mümkün ve doğru olan bu yolun hakim ve savcılar tarafından neden tercih edilmediğine ilişkin bir öngörü yayınlamıştım. Vekiller, tahmin ettiğim gibi "savcıda ve çıkarıldıkları mahkemede tüm soruları, heyeti kışkırtmak, kendilerini tutuklatmak için cevapsız bırakmış, savcıya yargıca meydan okumuş, hukuk tekniğine aykırı olarak Erdoğan üzerinden genel bir yorum yaparak mahkemeyi ...itibarsızlaştırıp kendilerince heyecan yapmış, hormonlarını çalıştırmışlar."
Hukuki makamlar da kendilerine yardımcı olmadığı gibi şov yapmaya devam edip olumsuz tutumunu sürdüren vekillerin tutuklu kalması yönünde irade beyan etmişler. Bu meydan okumanın ardından bir de salıverilme yaşansaydı, şimdiye hepsi kahraman olmuştu. Çok anlaşılabilir bir tutum olduğu kanaatindeyim.
Akıllı bir algı yönetimi, bir şey olmamış gibi, android gibi ortalıkta gezinmez, bu bilgiyi toplumla paylaşır. Yargı, kararları ile konuşacağından sözünü söylemiştir. Bu bilginin Adalet Bakanından sadır olması beklenirdi. Kısmet banaymış.



Ergenekon Davası Sürecinden neler öğrendim?

Ergenekon Davası sürecinden neler öğrendim?
Bir çok şey öğrendim de buraya ihtiyaç kadar olanını yazmak istiyorum:
Dindar kamu görevlilerinin yetkilerini kullanma biçimi açısından dindar olmayanlardan prensipte bir farkı olmadığını öğrendim. Gereksiz empati, başın belası: Biz sanıyorduk ki tüm dindarlar, bizim gibidir, yani söz verince sözünü tutar, asla yalan söylemez, kamu menfaatini gözetir, adalet birincil değeridir, soyu, sopu, aidiyeti öne çıkaran ataerkil kültür ve hi...çbir dünyevi menfaat için adaletten ayrılmaz, taviz vermez.
Peki ne oldu? Yazdıklarımın tam tersini bir ibadet vecdi içinde yaptılar. Başlarındaki Şerefsiz, kimsenin hele de munis dindar kitlenin kendisine siyaseten girdiği yolu yanlış bulsa bile klasik fıkıh ölçülerine göre kafir demeyeceğinden öyle emin olmalıydı ki, kendisine bağımlı kıldığı herkesi, özendirip yönlendirmediği haram kalmadı.
Nihat Genç, Ofli Hocanın Teravih Sohpetlerinde bir adamın hocaya gelerek ısrarla homoseksüelin tevbesi hakkındaki fıkhi görüşünü sorduğunu anlatır. Hoca, her işin tevbesi olduğunu, ancak bu işin affının olmadığını söyler. Soru sahibi ısrarcıdır, cümleyi değiştirir, olayı biraz yumuşatır, yeniden sorar; Hocanın cevabı değişmemiştir: "Uşuğum, her işun tövbesi vardır, habu işun tevbesi yoktur. Naçar yanacaklar, yanacaklar cehennemde..."
Feto, istediği kadar siyasi bir görüş ayrılığı/içtihat (!) yaptığını düşünsün ya da kendi haramlarına meşruiyet kazandırmak için yeryüzündeki herkesin tepki koyacağı, hırsızlık üzerinden iftiralarını öne sürsün, kendisine itibar edenleri de arkasından sürükleyerek yaptığı bu işin tevbesi yoktur, odun olarak gireceği cehennemde "Naçar yanacaktur."

4 Kasım 2016 Cuma

İç terörde son aşamaya yaklaşırken...

HDP'li milletvekillerinin çağırıldıkları savcılıklara kendi rızaları ile gitmemeleri üzerine polis marifeti ile derdest edilip zorla götürülmeleri operasyonu, vukuu beklenen ancak zamanlaması sürpriz bir girişimdi.

Hadiseyi sunum biçimlerine baktığımda Hükümet yanlısı televizyon kanallarının kötü bir algı yönetimi sergilediğini görüyorum. (Altyazılarda Demirtaş ve Yüksekdağ'ın hangi cezaevlerine konulduğu gibi ancak gösteri yapmak isteyen örgütçülerin işine yarayacak bilgi paylaşımları var. Aymazlık. Yazık.) 


Aralarında yaptıkları işbölümü gereği terör örgütünün kurmuş olduğu partide milletvekili olarak istihdam edilen şahısların yakın geçmişte yapageldikleri fütursuz, kışkırtıcı, meydan okuyan eylem ve söylemleri, kendi sesleriyle defalarca gösterilme hatasına düşülmüş, götürülme esnasında ortaya koydukları ergenlere özgü şiddet söylemleri de defalarca gösterilmiş, örgütün zayıf olan gücü öne çıkarılmış, PR'ına olumlu katkı sunulmuş, sefiller grubunun gün boyu propagandasına alet olunarak garip bir savunma psikolojisi ile Diyarbakır patlamasını yapanlar tutuklananların kardeşi değilmiş gibi operasyonun neden haklı olduğu konusunda gereksiz açıklamalar yapılmıştır. 


Türkiye, kendi topraklarının yanı sıra, Irak ve Suriye'de de; kendisinin geleneksel düşmanları tarafından desteklenen terör örgütü ve bileşenlerine karşı başarılı bir mücadele yürütüyor. Son hendek girişimi ile terör örgütünün ciddi bir taban kaybına uğradığını da biliyoruz. Bu çerçevede vekillerin hukuk önüne çıkarılmasını, terör örgütünün tasfiyesi kapsamında önemli bir eşik olduğu düşüncesindeyim. 


Doğru bir algı yönetimi, olan biteni sıradanlaştırmayı, öne çıkarmamayı, mümkün mertebe görmezden gelmek şeklinde işlemeliydi.

Sürecin dikkatle yönetilmesi, bölge sosyolojisinin teröre mesafeli tutumunu besleyip bir ay içinde ülke içindeki teröristik faaliyetlerin tasfiye edilmesi sonucunu doğurabilir.

Anılar - 1

Mişli geçmiş zamanlardan bir gün; aynı iş yerinde çalıştığımız bir arkadaşın eşi, rahatsızlığını bitkisel tedavi uygulayan bir doktorun gözetiminde aldığı ilaç(lar)la atlatınca; hikayeyi duyan henüz iş hayatına atılmış bir başka arkadaşım, o dönem için cerrahi anlamda müdehale edilmesi cesaret isteyen göz kataraktının tedavisinde aynı doktordan hizmet almaya karar verdi. Sonradan anladık ki doktorun elinde bazı bitkilerden elde edip kullandığı yalnızca bir çözelti/sıvı vardı ...ve hastasının şikayetine göre bu "ilacı" hastasının cildine sürüyor, gözüne, burnuna ya da kulağına damlatıyordu. Allah için yedirdiğine şahit değilim.
Gençlik işte! Boş zamanlarda devleti yeniden yapılandırma konusunda bir dolu laf edebilecek ancak Insanın sadece iyi niyetli olmasının olumlu sonuç almaya yetmeyeceği bilemeyecek tutarsız zamanlardaydık. Dolayısı ile karşımızda kısa yoldan çok para kazanmak isteyen ve bunun için doktorluk mesleğini perde edinmiş bir dolandırıcı olduğunun farkında değildik.
Arkadaş, henüz çalışmaya başlaması nedeniyle ücret ödemekten kaçınıyordu. Tabi bu durumda hırslı doktorun riskli deneylerinin kobayları olacağımız gerçeğini kavrayamayacak kadar da romantiktik.
Doktorun hizmet verdiği ofis, ev ortamı gibi ayakkabıların çıkarılarak girildiği bir ortamdı. Hastalar, duruma göre yüz üstü ya da sırt üstü yere uzanıyor ya da yer koltuklarda oturuyordu.
Demek, genç doktorun da parasız zamanları... hastaları sevk ve idare edecek kimse bulunmadığından herkesle bizzat kendisi muhatap oluyor, kapıyı açmak, ilacı uygulamak vb. tüm operasyonlarla bilfiil ilgileniyordu.
Seans bitimlerinde hastalığın gidişatı ve ilacın etkisi hakkında yapılan kısa son dakika görüşmelerinde; doktorun, nevi şahsına münhasır bir söylem geliştirmiş olduğunu fark ettik. Birbirinden farklı iki örnekle açıklayayım:
- nasıl oldu?
- Valla hiç bir şey anlamadım. Su gibiydi.
Doktor, her şeyin kontrolü altında olduğunu pekiştirmek üzere;
- Tamam işte, bu tam da bizim...(duruyor, sonra başını hafifçe sallayarak teyit bekler gibi) Yaaa...
Buradaki uzun çekilen yaaa ifadesi, herşeyi olanca samimiyeti ile anlatmış, kendinden emin bir otoritenin kapanış ve uğurlayış ifadesidir.
- "nasıl oldu?"
- "Valla çok yaktı, bayağı ağrı hissettim."
- "Tamam işte, bu ilacın etkisiyle meydana gelen.., yaaa..."
Hiçbir bilgi paylaşımı, yargı, kanaat bildirmeden yapmadığı açıklamanın özgüveni ile gülümseyen bir yüz... Tepkisel biri döverdi bu şahsı, belki dövmüştür de...
Tedavi olumlu sonuçlanmadı. Ameliyat için görüşülen göz ihtisası yapmış bir doktor, gözün hasar almış olabileceği yorumunda bulunmuştu. Ameliyat sonrası ciddi bir komplikasyon gerçekleşmedi, çok şükür.
Ancak bitkici doktor, eşi ile yaşadığı ailevi bir problemden dolayı 2013 yılında bir süre ülkenin gündemini belirleyen tv kanallarında hammadde olarak kullanıldı.
Yaaa...

26 Ekim 2016 Çarşamba

Fetöyü kim korudu, kolladı?

Meclis Darbeyi Araştırma Komisyonunun çalışmaları, yakın tarihimizin gri ve karanlık alanlarını aydınlatmakta ve ülkemizin iç politik gündeminde "kim ne kadar sorumlu/suçlu" gibi bugüne aitliği kuşkulu tartışmalara kaynaklık etmekte, veri sağlamaktadır.
Sonuç itibariyle "Fetö'yü kim korudu, kolladı", 15 Temmuzun faturasını başka hangi adrese, bürokratlara kilitleyebiliriz ve en nihayetinde Hükümete nasıl çakarız? 

"Kimseyi ateşten korumaz kelimelerim"
Hükümet yetkilileri ve AkParti seçmeni, Gülen Cemaatinin, 2010'dan itibaren Fetö'ye dönüşmeye başladığını 17 Aralık 2013 tarihindeki meş'um darbe girişimiyle fark etmeye başladı. 7 Şubat 2012 tarihinde Hakan Fidan'in ifade vermek üzere savcılığa çağrılması ve bu surette Tayyip Bey'in hasta yatağında tutuklanarak tasfiye edilmek istenmesi, bilinen ilk Fetö girişimi oldu ise de bu durum, Gülen cemaatine kaynak (para, insan, pozisyon) temin eden genel dindar kitlenin karşısındaki benzerine empati yapmaya eğilimli olduğundan (onun kendisine benzer olduğunu sandığından) döneminde hakkıyla ve yeterince değerlendirilmedi. Tayyip Bey bile Ekrem Dumanlı'dan aldığı "o savcılar bizden değil" ifadesi ile yetindi, olayı takip etmedi. MİT'in bu olaya bir ekip tahsis ederek neler olduğunu anlamaya çalışması, ilk bakışta görev alanına girer gibi görünse de savcıların HSYK yerine istihbaratçılar tarafından soruşturulması, demokratik hukuk devleti teamülleri bakımından kabul edilebilir değildir. 
Bugünkü bilgilerimizle 2010-2012 döneminde cemaatten Fetö'ye dönüşümün tamamlandığı ve 2012'den itibaren yoğun bir şekilde Fetöcü yeni vizyon, misyon ve stratejilerin uygulamaya konulduğunu görüyoruz. Fetö medyası, hukuk zemininde yaşanan skandal, sahte delil ve iftiraları örtmekte başarılı bir performans sergiledi. Fetö'nün kendi varlığını korumak ve bulundukları kadroları ele geçirmek için başkalarını hiçbir ilkeye dayanmaksızın tasfiye etme stratejileri, dönemin bulanık ortamında yeterince görülemedi. Bütün bu değerlendirmeleri yaparken ülkenin nasıl bir siyasal zemin üzerinde olduğunu hatırlamakta yarar var. O çatışmacı zemin, Türkiye'de vesayet rejimini ayakta tutmaya çalışanların emeklerinin bir sonucu olarak Türkiye'ye zaman ve enerji kaybettirmiş, koca bir ülkeyi, etkisiz eleman gibi küvezde tutarak etrafında olan bitene bigane kalmasına yol açmıştır. Malum olduğu üzere bir sisteme müdehale edildiği aşamanın koşullarına göre sonuç alınır.
Başlangıç sorusuna geri dönelim: Fetöyü kim korudu, kolladı? Fetöyü fetöcüler dışında kimse koruyup kollamaz. Bu yapının, ülkenin geneli göz önünde bulundurulduğunda cemaat diye nitelenmesi, 17 Aralık 2013'e kadar geliyor. Demek ki, bu tarihten önce yapılmış her türlü kaynak transferleri, Fetöye değil Gülen Cemaati olarak adlandırılan yapıya açılmış avanslardır. "Ne istediniz de vermedik" söylemi, kendisine benzediğini sandığı için empati kurduğu ve dolayısı ile kolaylık sağladığı bir topluluğa yöneltilmiş bir ihanet suçlamasından başka nedir?



Murat Karayalçın

Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...