6 Aralık 2020 Pazar

Egosuz Olmaz

Günlük hayatta Ego'yu olumsuz anlamda kullanıyoruz ancak aslında bu bir anlam yükleme hatası.
Zira mütevazılığın karşıtı ego değil, belki kibir, belki hırs vb.
Çünkü ego bir kimlik, bir davranış biçimi değil.
Egosuz olmaz.
Ego bizi dik tutar.
En büyük kimliğimiz egodur.
Egonun makul bir sınırda, yaygın tabirle boyumuz kadar olması gerekir, daha yüksek ya da alçak değil.
Kibir'se zayıf egonun saldırıdan, yargılanmaktan korunmak tercih ettiği savunma maskesi (taktiği), davranış biçimidir.

Pandemi

Whatsupp'ta bir arkadaşım bir mesaj paylaştı. Buna göre Tütkiye'nin iktidarı, korona illetinden kurtulmak üzere iki plan geliştirmiş, yazıda bunların ikisinin de detayları verilmiş. Arkadaş, teyiden soruyor: bu işin aslını bilen var mı?

Gün içerisinde Emniyet Genel Müdürlüğünün "bu tip yayınlar asılsızdır" şeklinde bir basın açıklaması oldu. Mevzu şimdi arkadaşımın yeni geliştirdiği "bu ve benzeri “aslı olmayan genelgeler” toplumu alıştırma, ısındırma gibi geliyor bana" ifadesine bağlanmış durumda.
İçinde yaşadığımız dönemde sıkça karşılaşılan bir yalan türü ve biçimi bu, yalan bilgilendirme işi.
Yalanın temeli, bilginin güç olduğu ilkesine dayanıyor. Yalanı özellikle üretenler; kendilerini, toplumun kontolünü sağlayan odaklardan (devlet ve kurumlarından) bilgi çalıp topluma taşıyarak soylu bir iş yaptıklarını, bunun için 'iyi' kimseler olarak en az iktidar kadar güçlü olduklarının kabul edilmesini bekliyorlar. Kendileri; seçim, darbe ya da uygun görülecek bir başka yöntemle bilginin, gücün, kudretin resmi efendisi olacakları güne kadar toplumdan ilgi, saygı ve ihtimam görmek istiyorlar.
Özünde bu grupla bağlantısı olmadığı ve mesajın arkasında ne/kim var bilmedikleri halde halkaya katılmak suretiyle yalanın toplumsallaşmasına katkı sağlayan (yalanı yayan) kişiler de 'resmi güçle mesafeli ancak gelişen alternatif gücün bir parçası, karanlıkları aydınlatan bir şovalye, etkin bir karakter olarak' kendilerinin ilgi, saygı ve ihtimama layık, sıradışı yetenek sahibi birer kahraman olduklarını ilan ediyor.
Şimdi zorunlu korona kısıtlamasına geri dönelim. İktidar, salgını önlemek için zaten bir dizi kararlar almıştı. Toplum belki rutin dışı olan bu kararlardan haz etmiyor ancak riayet konusunda büyük bir uyum sergilediği de çok açık. Önümüzdeki hafta bu tedbirlerin sonuçlarını göreceğiz. Şayet gidişatta önemli bir düzelme görülmezse ilave tedbirler alınabilir. Doğmamış bebeğe don biçme alışkanlığı bizi yukarıdaki saiklerle spekülasyonun bir parçası yapabilir. Kim, uyuşturucu gibi salak işler yapmadan düşük bir performansla daha iyi hissetmek istemez ki? Aralık ayının ikinci yarısında önemli ölçüde mal sattığımız Batı pazarlarının tatile girecek olması nedeniyle iktidar, biz de bu dönemde koronayı çözmek için daha büyük bir tedbiri harekete geçirelim fikrini geliştirirse bunu topluma alıştırarak mı yoksa alıştırmadan, doğrudan mı söyler?
Toplumda örneğin 10 günlük bir sokağa çıkma yasağına uyum sağlayamayacak toplumsal kesimler var. Bunlar, ülke bugünkü kalkınma düzeyinin on katına çıksa da (belki daha az sayıda ama) kesinlikle varlığını sürdürecek kesimler olacak. Sosyal devlet anlayışı bu toplumsal kesimlerin insani şartlarını tesis etmek için geliştirildi. Devlet, bu kesimlere nasıl erişeceğini biliyor, o erişim kanallarının varlığı ayrıca devletin varlığının da bir teyidi olacak. Burada titiz bir çalışma yürütüldükten sonra neyi problem edeceğiz, önceliğimiz salgınla mücadele. Kanaatimce ortada alıştıra alıştıra verilecek bir bilgi türü yok.

Efsane

 Şu efsanenin güzelliğine bakar mısınız.

‘Driyope ve İyole, iki kız kardeştir. Driyope, evlidir. Birgün ikisi birlikte bir pınar kıyısına giderler. Çiçek açmış bir mersin ağacı, Driyope’nin ilgisini çeker ve bir dal koparır. Dal, kırıldığı yerden kanamaya başlar. Driyope, istemeden bir bitkinin ölümüne yol açmıştır.’ Evli kadın kaçarken dehşet içinde ayaklarının hareket etmediğini, vücudunun ağaçlaşmaya başladığını hisseder Ayakları kök olmuş, bedeni ağaçlaşmaya başlamıştır. İyole, kardeşini kurtarmaya çalışır. Fakat yararı olmaz. Tam bu sırada Driyope’nin babasıyla kocası görünür. Kucaklarında da Driyope’nin oğlu yatmaktadır. Onların da elinden bir şey gelmez. Driyope, çocuğunu bağrına basıp emzirmeye çalışır. Fakat göğsü de ağaçlaşmaya başlamıştır. Driyope, çocuğundan ayrılmak istemez ve onun da ağaç olması için çocuğuna sımsıkı sarılır. Boşunadır… Yalnızca kendisi ağaçlaşmaktadır. Umutsuzluk içinde şöyle bağırır: ‘Hiç günahım yok! Cezayı gerektirecek bir şey yapmadım. Yaptımsa, yapraklarım dökülsün. Çocuğumu sütanneye verin. Oğlumu dallarımın altında emzirsin. Büyüyünce de benim dallarımın gölgesinde oynasın, bana ‘Anne!’ diye seslensin. Ama söyleyin ona, sakın dal koparmasın hiçbir ağaçtan!’ der ve susar. O, artık görkemli bir ağaca dönüşmüştür.’

Seçmen Davranışı

 Seçimlerde oy verme işleminin duygusal bir davranış biçimi olarak bilgiden muaf, inadi olabileceğini görmek lazım. İnsanlar akıl dışı hareket etmeyi severler. Bu davranış türü, onların ortalamadan farklı olduğunu gösterebileceği gibi çeşitli nedenlerle maruz kaldıklarını düşündükleri 'görünmez insan' muamelesine (saygı beklentisinin karşılanmaması algısına) güçlü bir tepki vermelerine neden olur, boyundan büyük işlere kalkışmış egonun rövansişt duygular geliştirerek tatmin olmasını sağlar. Amorti piyango bileti almak gibidir, oy vermek. İyi çıkarsa ödülden yararlanır, zaferi paylaşırsın; kötü çıkarsa kaybettiği küçük paradan kimseye bahsetmez, çekilişle bir ilgin yok gibi davranırsın. Ama çekiliş gününe kadar yaşayacağı heyecan, kendisine en yasak meyvede dahi olmayan ince bir haz yaşatır. Üstelik bu duygu o kadar çekicidir ki yeniden ve sonra yeniden yaşanmak ister, kişi bağımlı olur. Bunlara müzmin muhalif diyoruz. O yüzden iki seçim arası normal dönemde bile sosyal medya gibi imkan bulunan her ortam, tartışma zemini olarak rağbet bulur.

Şöyle diyelim, değerlerimizle (kendimizle) çatışma içine girecek bir karar almanız gerekse süperego da denilen vicdanımızı susturmak, baskılamak için ihtiyacımız olan en kritik unsur, 'teskin edici' bir algıdır. Böylece vicdan, ağrı kesici işlevi görecek bu algıya, bilgi mumelesi yapar. Bu mekanizmayı bilen Halkla ilişkiler (PR) uzmanları, zan (algı) ile bilginin yer değiştirerek kullanılması halinde manipülasyon (yönlendirme) yapabildiklerini bildiklerinden slogan ve manşet üretimlerine özel bir önem verirler. Örneğin;
Her şey çok güzel olacak demek, "korkma, sorun çıkmayacak. Seçmediklerin bile yapacağın bu seçimden dolayı yarar sağlayacak. Herkes mutlu, mesut olacak. Hele bir şans verilmesine imkan sağla, gör bak ne güzel işler olacak? Kanıt? Kanıt yok. Kanıt, az önce seni gevşeten, iyi geldiğini zannettiğin sözler. Bunlar olmayacak olsa biz bu kadar insan hiç bir araya gelip bu kurt masalını uydurur muyduk? Bize güven çünkü değiştik biz. Daha da değişmeye, daha iyi olmaya söz veren Kaf Dağının ardında seçim sonuçlarını bekleyen hizmet(!) için yanıp tutuşan bir kadromuz var."
"E bu kadro içinde sorunlu insanlar var."
"Gözden kaçanlar olabilir. Sen bize güven, sakıncalı olanları hallederiz biz"
Yani seçmen olarak oyunu peşin verirsin, hizmeti, memnuniyeti, vadeli alırsın; bir garantisi de yok bu tutumun.
Oyunun iddet süresi, beş yıl.

Mustafa Öztürk

 İlahiyatçı, Tefsir hocası Mustafa Öztürk'ün uzun bir süre önce çekilmiş olduğu halde bu hafta içinde sosyal medyaya servis edilen korsan videosu ve sonuçları hakkında kısa bir değerlendirmede bulunmak istiyorum.

Videonun servis edilme biçimi Fetocu çalışma tarzına uygundur. Daha önce Deniz Baykal ve Mhp'li vekillerin de benzer bir taktikle itibarsızlaştırıldığını biliyoruz. Bu servis işi de kanaatimce Fetöcülerin marifetidir. Bu bir.
Biz yetmişli yılların çocuklarıyız. Din alanında öyle yüzlerce yıllık olduğu söylenen 'çözülmemiş problemleri' duymazdan gelir, bunların aşikar olmasını da hoş görmeyiz. Başta Kuran mahluk mudur tartışması olmak üzere ki pek çok alime dünyayı dar etmiştir; cennet bu dünyada mıdır türünden üretim dışı kalmış zihinlerin aylaklığını meşrulaştırmak üzere ortaya attığı ve sırf biz müdahale etmeyelim de işsizliklerine devam edebilsinler diye adına dini tartışma dedikleri, toplumu zerre miktarınca bağlamayan safsatalara tolerans gösterecek durumda değiliz. Maalesef Mustafa Öztürk, son dönemde gazetesindeki köşe yazılarında hep bu minval üzere yazarak abesle iştigali uğraş haline getirmişti. Bu kendisi için ciddi bir tükenmişlik belirtisidir. Ancak ilgili videodaki söylemleri, ne yazık ki elfazı küfür kapsamındaki ifadelerdir. Öztürk'ün burada öne sürdüğü vizyon kendisine yakışmamıştır. Demek kul tarafından Allah'a ilişkin kurulan sevgi ilişkisi koşullu olursa dur durak bilmiyor, kişinin yeni bir düşünce aşamasına geçmesiyle birlikte mutasyona uğrayabiliyor.
Kimse Öztürk'ün bu son fotografına bakıp sevinmesin. Allah, hepimize hidayet nasip etsin, bizi doğru yoldan ayırmasın. Kalbimizden hasedi söküp alsın.
İlim yolu, tehlikelerle doludur; zikzaklar olur. Unutmayalım ki, Fahrettin Razi ki, kim olduğunu bilmeyenlerin zaten konu ile ilgili cümle kurması açık söylüyorum vebaldir; ölüm döşeğinde iken ilim yolunda bir ömür harcamış olmasına rağmen kocakarı itikadıyla vefat etmek istediğini söyler.
Demem o ki, Öztürk büyük bir kriz yaşamış ve videonun servis edilmesiyle aşikar olan durum karşısında vazifesinden istifa ederek devre dışı kalmıştır. Kendisi bu noktaya maddi bir menfaat sonucu gelmemiştir. Süregelen tefekkür sürecinde, - buna içine yeni girdiği inziva süreci de diyebiliriz- inşallah kendisini toparlayıp yeniden tevhidin temiz sularına gelmesini temenni ediyoruz.

İBB tahvil metro

 İbb yönetimi, İstanbul metrosunun finansmanı için almış olduğu uzun vadeli proje kredilerini, borçlu olduğu halde muhatap almadığı eski asvalt müteahhidine haciz yolu ile kaptırmış olduğundan duran metro yatırımlarında kullanmak üzere uzun vadeli olduğunu sandığım bir tahvil satışı yaparak kaynak ürettiğini söylüyor ve kutsadığı her hareketi gibi bunu kamuoyuna başarı olarak yansıtıyor.

Doğru düzgün bir metin göremediğim için borçlanmanın vade ve 'bugünkü iskontolu hacmi' hakkında bilgi sahibi değilim. Zaten bu siyasi kadro ve hempalarına göre şeffaflık, sadece Ankara Hükümetine yakışan.(!) bir değerdir. Kendilerinin kerameti(!), kendilerinden menkul. Goy goyla, parasıyla algı yönetip geçen günü kardan sayıyorlar.

Ancak hemen belirtmeliyim ki; bu kredi, metro yatırımları için elzemdi. Yönetimin bu kredi nedeniyle bizi borçlandırıyor diye kınanması prensip olarak doğru değil.
Seçildiği günden bu yana reel bir iş yapmayan İbb yönetiminin bir anlamda hatasını telafi babında görülecek bu borçlanmayı yapmasını olumlu bir gelişme olarak görsek dahi kaygılarımızın ortadan kalktığını söylemek mümkün değil. Her fırsatta iktidarın güven tesis edemediği yalanından siyasi rant elde etmeye çalışan bir siyasi kadroya biz neden güven duyalım mı? Bu tahvil işleminden elde edilecek olan gelirin, koşullu alınmış (önceki proje) kredisi gibi denetimsiz harcanabilecek olması ihtimali, hiç de öyle sanıldığı gibi sıfır değil. Bu kadro, emanete sahiplik konusunda geçmişte iyi bir sınav veremedi.
Kaygılarımız, hukukun teminatı altındadır.
Kredi faizinin yüksek olmasını, içinde bulunduğumuz koşullar altında bir eleştiri konusu yapmayı doğru bulmuyorum.
Ancak tahvil ihalesine; projelerin gidişatına, paranın kullanılma zamanına göre iki hatta üç aşamalı çıkılabilseydi, faiz yükünde de bir avantaj sağlanabilirdi. Kamuoyuna bu hususla ilgili bilgi verilmesi yerinde olur. Muhtemelen Meclisten alınan yetki, belki bir daha verilmez diye bir kerede kullanılmış olabilir. Kim soracak ki hesabını?
İnşallah, metro yatırımları hızlanarak devam eder.

4 Ağustos 2020 Salı

Toplumsal Cinsiyet

Bugünlerde hakkında çokça spekülasyon yapılan toplumsal cinsiyet kavramı ve dolayımı hakkında bir değerlendirme yapmak istiyorum.
Cinsiyet kavramının, kadın ve erkek diye tasnif ettiğimiz biyolojiye bakan bir yüzü olduğu gibi toplumsal hayata yine kadın ve erkek rolleri, alışkanlıkları diye bilinen bir başka yüzü daha bulunmaktadır.
Biyolojik cinsiyet, doğuştan gelir. Birilerinin kendi cinsiyetlerini tercihe dönüştürüp kimlik kazanma gayreti içine girmeleri, ideolojik temelli yönelimlerdir. Bu ideoloji, kendi mevcut durumlarına toplumsal meşruiyet kazandırmak amacını taşır. Ülkemizde terör örgütünün %10 seçim barajını aşmak için bu yaralı bilinçle seçim işbirliği yapmak suretiyle seçim barajını aştığını hatırlatmak isterim.
Feminist hareket, cinsiyet ayrımcılığının önündeki biyolojik engelleri doğrudan aşamayınca önce fraksiyonel dediğimiz sapkın cinsel yönelişlere kucak açmış, böylece toplumsal tabanını genişletmiştir. Ancak genel kitlenin feminizmi, kadın haklarını savunan bir ideoloji olarak görmekten öte, kadın hegamonyasını kurmak üzere çalışan erkek karşıtı bir hareket olarak adlandırması üzerine resmi olarak bu ismi terk etmiş ve 80'lerin başından itibaren kadın çalışmaları, toplumsal cinsiyet başlığı altında çalışılır olmuştu.

Adını toplumsal cinsiyet çalışmaları olarak değiştiren Feministtik ahali, kendini özellikle akademi çevrelerinde istihdam etti ve neredeyse tüm sosyal bilimlerin gelişmesinin durduğu bir zamanda kadın çalışmaları yaparak bazı prestijli kazanımlar elde etti.
Grup literatürü, on yıl önce yapılmış bir tespit olarak antropoloji biliminin toplumsal cinsiyet bakış açısıyla sterilize edildiğinden söz etmektedir.
Bu görüşe göre tarihi yazanlar, iktisadın teorisini kuranlar, genellikle erkekler olup gücü ve iktidarı merkezine alan klasik 'ataerkil' bakış açılarıyla eksik, yerine göre hatalı olabilecek bir yaklaşımla konularına eğilmektedirler.
İktisadın homo ekonomikus dediği ekonomik insanının cinsiyeti nedir? Ne fark eder sorusu, kadın ve erkek bakış açısının özdeş olduğu varsayımına dayanır ki, bu durum eşyanın tabiatına aykırıdır. Zira erkek ve kadının hemen her konuda hayata aynı pencereden bakmadıkları, toplum içinde yaşayan hemen herkesin ortak kanaatidir. Homo ekonomikus, şayet kadın olsaydı, rasyonellik varsayımı, duygusallık ile yer değiştirir, bambaşka bir iktisat kuramı inşa edilirdi, denmektedir.
Artık toplumsal cinsiyet kavramına daha yakından bakabiliriz.

Murat Karayalçın

Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...