1 Temmuz 2020 Çarşamba

İstanbul'a ilave taksi plakası

İstanbul'a bir Zihni Sinir projesi olarak lanse edilen ilave 5 bin ticari taksi ihalesi/tahsisi hakkında Mimarlar Odası ve Şehir Planlamacıları Odasının değerlendirmeleri oldu mu? Ben duymadım. Konu, temelde bu meslek gruplarının profesyonel ilgi alanı olduğundan muhakkak surette görüş bildirmeleri gerekiyor. Kanaatleri, müspet olsaydı; İmamoğlu'na destek için çoktan seslerini yükseltmişlerdi. Muhtemelen karşıt görüşte oldukları için sesleri çıkmıyor.
Metro, tramvay ve deniz taşıtları gibi alternatif ulaşım yollarında çok önemli mesafeler alındığı ve son bir yıl içinde şehrin karasal ulaşım kapasitesinde bir genişleme yapılmadığından dolayı trafikte seyredecek araç sayısını mutlak anlamda arttıracak bu yatırım ile şehrin trafik yoğunluğunun da artacağı kesindir. Nitekim Topbaş döneminde ilave taksi plakası verilmemesinin temel nedeni de budur. Odalar, konu ile ilgili benzer gerekçelerle görüşler öne sürmüşlerdi.
İktidara yakın medyanın bu meslek örgütlerine mikrofon uzatması lazım.

Teşhir

İçinde Suriyeli sığınmacıların bulunduğu botları, ellerindeki bıçak, kama ve benzeri kesici aletlerle patlatıp sığınmacıları denize döktükten sonra olay yerinden hızla uzaklaşan güvenlik görevliler ile;
Tayyip Bey'in üniversite sınavı çağındaki gençlerle sosyal medya üzerinden yaptığı canlı yayına dislike vererek Başkanı ve Başkanı sevenleri incitmeyi görev bilen her yaş grubundan kişiler ve
Askere uğurlama törenlerinde daha önce ellibin kez söylendiği halde ısrarla havaya ateş eden, hareket halindeki aracından sarkan, drift çeken, halaya adam toplayan ve trafiği keserek belasını arayan müspet bir tane sıfatı olmayan kişiler...
Hangi dil, hangi din, hangi yaş düzeyinde olursa olsunlar, aynı pisliğin suyudurlar.

6 Haziran 2020 Cumartesi

Yabancı fonların kazıktan hoşlanması hakkında

Bakış açımızı değiştirelim: Parasını nemalandırmak üzere ülkemize gelen fonların çektiği nedir? Normal koşullara endeksli normak zamanların devlet tahvili, hazine bonosu, hisse senedinde makul kar beklentileriyle değerlendirilip tam biraz para yapmışken fırlayan kurun etkisiyle öncelikle karını, hatta belki daha fazlasını eritip kaybediyor ve anapara (döviz) cinsinden zarar yazmasına neden oluyor.
Ekonomi yönetiminin spekülasyon yapılamasın diye aldığı kararlar, yatırımcının hedge yapma mitini önlüyor; kim bilir belki yabancı yatırımcının ürkmesine (ne demekse artık) yol açıyor.
Türkiye son yedi yılda bu tip atakları nerdeyse her yıl yaşıyor. Bir yıl zarar yazan yabancı fon temsilcisi ertesi yıl hiç bir şey olmamış gibi güle oynaya zarar gördüğü piyasaya yeniden geliyor. Bu durumda ya her yıl yönettiği, tacize uğramamış farklı bir fonu cebren Türkiye'ye sokup görev ifa ediyor ya da zarar edenin malını satın alan ile satan arasında organik bir bağ var. Yoksa bu zararı bir profesyonel nasıl izah edebilir?

11 Nisan 2020 Cumartesi

Salgında Ekonomi

İktisatta Fisher tarafından geliştirilmiş paranın miktar teorisine göre piyasadaki para miktarında yapılacak artışlar, benzer oranda fiyatlar genel seviyesinde (enflasyonda) artışa neden olur.
Fisher denklemi, bugünkü gibi krizlerde geçerli midir peki? Daron Acemoğlu, bunu da kitap konusu yapmadan; piyasadaki övgüleri almak üzere mütevazı Facebook köşemde konuyu meşhur fıkra ile aydınlatmaya başlayayım:
Mevsim yaz, aylardan ağustos...
Deniz kıyısında küçük bir kasaba. Yaz sezonu, ancak yağmur yağıyor ve kasaba bomboş. Herkesin birbirine borcu var ve kredi ile yaşıyorlar. Otele zengin bir Rus geliyor ve resepsiyona 100 dolar bırakıyor. Ancak odayı beğenmezse parasını alıp gideceğini söylüyor ve odaya bakmaya çıkıyor. Otel sahibi parayı alır almaz kasaba olan borcunu ödüyor. Kasap, 100 doları hemen alarak toptancıya olan borcunu vermeye gidiyor. Toptancı büyük bir sevinçle parayı alıp, kriz nedeniyle borçlandığı banka kredi hesabını ödüyor. Banka müdürü de parayı alıp aynı otele giderek oraya olan borcunu kapatıyor. Az sonra Rus müşteri odadan geri dönüyor, odayı beğenmediğini söyleyip 100 dolarını geri istiyor. Parasını geri alan Rus müşteri, kasabayı terk ediyor. Rus müşterinin bu ziyaretinden somut olarak hiç para kazanan olmuyor. Ancak kasaba, borç stresinden kurtuluyor.
Bu fıkra, Fisher'in denkleminde en önemli konu olan paranın dolaşım hızı hakkında bilgi veriyor. Fisher'in denklemi, paranın herkesin kendisinden kaçmak istediği 'kötü para' niteliğinde olması (kuyumcuların ve dövizcilerin akşamı, altın ve döviz ile kapatmaları) halinde; diğer bir deyişle paranın dolaşım hızının arttığı dönemlerde geçerli. Yaşı müsait olanlar 90'lı yıllar boyunca imkanı olan hemen herkesin döviz alıp TL'den kaçtığını çeşitli defalar gözlemlemişlerdir.
Bugün durum nedir? Bugün mal, hizmet ve para akışını sağlayan kanallar kuruduğu için paranın dolaşma hızından bahsetmek mümkün değil. Dolayısı ile dolanmayan paranın enflasyonist etkisi de olmaz. Para, özellikle harcama imkanı olmayan kesimlere transfer edilip harcamaya sevk edilebilirse ekonomik kanallara kan verilmiş olur. Finansal döngü, üretimi motive eder.
Ortam düzelince bankalarda birikecek olan bu para miktarının tahvil takası ile buharlaşması, mümkün seçeneklerden en gözde olanı, olacak.

İmamoğlunun tehdidi

Ekrem İmamoğlu, elektronik posta üzerinden bir tehdit almış.
Tehdit eden, ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla psikopat birisi. Bu durum elbette "vah vah adam hastaymış" duygusu uyandırmıyor. Kurban'a empati yapıyoruz doğal olarak.
Artan çeşitliliğiyle yabancı dizilerin yerli izleyiciler tarafından rağbet görmeye başlaması, potansiyelinde sıkıntı olan insanlarımızın suç işleme biçimleri hakkında ufuklarının açılmasına, yeni tehdit biçimlerini ekran üzerinden de olsa tecrübe etmelerine yol açıyor. Yerli psikopat, İmamoğlu'na gönderdiği tehdit mesajını "öldüreceğim kişiye önceden haber veririm" cümlesiyle bitiriyor. Ne kadar sinematografik değil mi? İlkelerim var diyor, manyak. Bu ifade bütün kurgunun öğrenilmiş olduğunu ortaya koyuyor.
İmamoğlu, haklı olarak avukatları aracılığı ile Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunuyor. Böyle mesajları, önemsememek, görmezden gelmek doğru olmazdı.
Buradan bir süre sonra Müşteki avukatları, "12 gündür herhangi bir işlem yapılmadı" açıklaması yapıyor. Bunun üzerine Cumhuriyet Savcılığı da durumun öyle olmadığını; "acele iş" başlığı ile Emniyete, şüphelinin tespit edilip yakalanması talimatını verdiklerini açıklıyor.
Ankara'da yaşadığı tespit edilen T.G. gözaltına alınıyor. Bazı kaynaklarda T.G.'nin Meclis'teki azınlık bir partinin aktif üyesi olduğu bilgisi yer alıyor. (Olay netleştikçe işaret zamirleri, yerlerini isimlere terk eder elbet. Acelemiz ne?)
Eğer avukatların çıkışı olmasaydı bu yakalama işi bir süre daha sürüncemede(!) kalır mıydı? O süreç ima edildiği gibi sürünceme midir?
Neden avukatlar, hukuk sistemi içinde cevap aramak yerine araya medyayı koyarak Savcılığı açıklama yapmaya zorladılar?
Sistemin aktörleri arasında garip bir uyumsuzluk var.
İktidar, her ne olursa olsun kendi tarafını sağlama almakla mükellef. Ancak elbette maksadını aşan açıklamalar olduğunda sayın Bakan nezdinde sistemi koruyacak müdahaleler yapılmalı: Bir dönem kamu görevi yapan Fetöcülere ilişkin, "bunlar dindar insanlar, bunlardan kötülük gelmez" algısıyla hareket edip bir çok problemi görmezden geldiğimiz bilgisini öğrenmeye dönüştürerek etrafta (avukatlar dahil) maksadını aşan herkesi test etmek görevimizin bir parçası olmalı.

Salgında Dost Ateşi

Cuma gecesi saat 10 civarında açıklanan haftasonu sokağa çıkma yasağı kararı; çok sayıda insanın oruç bozup sokağa inmelerine, salgın kurallarına riayet etmeden market alışverişi yapmaları sonucuna vesile oldu.
Şimdi ertesi günün öğlen saatlerindeyiz. Bireysel olarak bütün o fütursuz davranışlara neden olan korku duygusu, yerini sağduyumuzun insafsız yargılamalarına terk etmiş durumda. (Id'den süperegoya) Şimdi sokağa çıkan herkes; kendisine, dün gece yaşadığının ne olduğu ve neden böyle davrandığını soruyor (ego anlam arıyor, karar açıklayacak) Ama tecrübemizle kabul edelim ki çok az sayıdaki insan, yanlış da olsa, öyle ya da böyle (korku, sürü psikolojisi vb.) bir karar verdiğini (tercih yaptığını) ve hatasını kabul ederek kendi sorumluluğunu aldığını ifade edecektir. Kitlenin önemli bir kısmı ise 'suçluyu' kendisi dışında arayacaktır. 'Bütün hata kızda, O kız öyle kısa giyinmeseydi, ona tecavüz eder miydim?' mantığının tekrarı. Bu söylem üzerinden yeniden aynaya baktığında gördüğünden utanç duymamak, yaptığını savunmak mümkün. Gerçekleri çarpıtarak, asıl mağdurun kendisi olduğunu ilan ederek yani.
İnsan, nasıl biri olduğunu extrem (uçlardaki) davranışları üzerinden anlayabilir. Bilinçaltının insanı hayatta tutma misyonu, ortama bağlı olarak kimi değerlerinde esneme ya da ihlallere göz yummasına neden olabilir. Korku, bilinci kapamış; tehlike geçince yapılan hata ortaya çıkmıştır.
Sosyal medya üzerinden kanaat belirten çok sayıda insan, kararın daha erken saatlerde duyurulması halinde bu paniğin yaşanmayacağını ifade ederek devlet aklını bunu öngörememekle suçladı.
Bu, erken saatte duyuru işinin mümkün olduğu ancak beklenti iddianın doğru olmadığı kanaatindeyim. Mevzu bu olmadığı için buradan devam etmek yerine; aynada kendi görüntüsünü seyretmeyi mümkün kılmak (yüzüne bakmaya yüzü kalsın) isteyen Ego'nun 'devlet daha erken söyleseydi, ben bu hatayı yapmazdım' gerekçesine sarılarak kendi dışında aradığı suçluyu bulduğu ve o yüzden korku duygusunun yerini pişmanlığa bıraktığı bu saatlerde kendi yaptıklarından dolayı nedamet getirmek yerine hala dışarıdaki birilerini suçlayanların neden pozisyon ve söylem değiştirmediklerini izah edebildiğimi umuyorum

31 Mart 2020 Salı

Dötü Kalkanlar

Birini tanıyorum: Yirmi sekiz Şubat sürecinde eğitim imkanları kısıtlandığı için yurt dışında eğitim görmesi gerekmiş. Mezuniyet sonrasını çalışma hayatı da izlediğinden uzun bir dönem orada kalmış.
Türkiye'ye kesin dönüş yapmasının nedenlerini kendisi, samimi olarak açıklayamıyor. Yorgunluk, yenilgi, özlem...?
Gidiş nedenleri farklı olan ve çocukları(nı kaybetmemek) için dönmek isteyen bir başka arkadaşım, istemesine rağmen dönmedi, orada kaldı. O da benim sessiz okuyucularımdan. Belki gaza gelir de yazar, dönmeme kararında neyin etkili olduğunu...
Ama bu ilk paragraftaki arkadaş, vaktinde döndü. Yaşı gençti, yani. Hemen paraşütle bir kamu kurumunda uyum sağlama süreci başladı. Tabi yönetici olarak. Başka türlüsü Yaradanın gücüne gider diye düşünülmüş olmalı. Kimse arabayla tuvalete gittiğini rapor etmedi ama o kadar uzun bir süre yurttan ayrı kalmış, kültürel açıdan öyle soğumuştu ki toplumla gerçek bir uyumundan söz edemeyeceğimiz vakaları oldu...Kişisel bir tecrübe olarak sonradan hayalinde kendisi gibi yurt dışına gitmeyen herkesi Yirmisekiz Şubatçılarla işbirlikçi gördüğü kanaatine vardım.
Akpartili bürokratların çeşitli muhitlerde yabancılaşmasından, 1984 romanındaki insana dönüşen domuzlara benzemesinden ben şahsen; yurt dışı tecrübesine haiz bu kadronun kamu bürokrasisinde istihdam edilen kısmının sorumlu olduğu kanaatindeyim.

Murat Karayalçın

Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...