Ermiş'in (Mustafa), bulunduğu şehri; yurduna gitmek üzere terk edeceği anlaşıldığında halk etrafını sarar ve bazı konularda Ermiş'ten kendilerine nasihat etmesini isterler.
Biri öne çıkarak “bize” der “sevgiden söz et”
Ermiş anlatır, anlatır, anlatır…
Bir diğeri “bize aşktan, evlilikten söz et” der, anlatır…
Bunu “alışveriş hakkında ne dersin?” diyen biri izler, anlatır…
“Çocuklardan bahset” derler, anlatır…
“Eğitimden bahset” derler, anlatır…
“Çiftçilikten bahset” derler, anlatır…
“Alınterinden, emekten ve adaletten” bahset derler, anlatır…
Ve daha günlük hayatın türlü sorunlarından söz etmesi istenir. Mustafa, hepsi hakkında hikmetli sözler söyler, anlatır, anlatır, anlatır…
Konuşmasının sonuna doğru birisi “Bize ‘din’den bahset” deyince şöyle cevap verir;
“Bahsettim ya, dinlemedin mi?”
Ve devam eder: “Siz zamanınızı, bunlar Allah’ın saatleridir, bunlar bizim saatlerimizdir diye ayırabilir misiniz? Öyleyse din, yaşadığımız hayat ve tüm davranışlarımızdır. Her an Allah huzurunda olduğunun bilincinde, öylesine titiz, doğruyu gözeterek temiz bir hayat yaşamaktan daha güzel bir din olur mu?”
(Halil Cibran'ın Ermiş'inden özetlenerek alınmıştır.)
16 Eylül 2014 Salı
12 Eylül 2014 Cuma
Türk Milli Takımlarının Davranış Sistematiği
Sporun takım halinde icra edilen futbol, basketbol ve voleybol gibi branşlarında; gerek Türk Milli Takım(lar)ı gerekse spor kulüplerinin uluslar arası maçlarda ortaya koydukları davranış kalıbı hakkında düşündüklerimi paylaşmak istiyorum: Türk Takımları, yabancı rakipleri hangi yetkinlik düzeyinde olurlarsa olsunlar, karşılaşmanın hemen başında rakiplerinin sportif yetenek seviyelerine uyum sağlarlar ve bu uyumun gereksindiği minimum performans ile de son dakikaya kadar mücadele ederler. Bu bakış açısı, güçlü ve zayıf rakip kategorilerini kullanmaz; bir gölge gibi kendisini rakibe endeksler, rakibi takip eder. Oyunun sonucunu ve gidişatını bu anlamda rakip belirler.
Türk Futbol Takımının oyun esnasında 2'den fazla fark yapmadığı her maç için kural şudur: 2-0, 2-1, 1-0 öndeyken veya oyun içerisinde gollü ya da golsüz eşitliğin olduğu zaman dilimlerinde Türk takımı üzerinde "talihsiz bir gol yiyerek rüzgarın olumsuza döneceğine" dair büyük bir stres vardır. Bu stres, gol yeme beklentisini besler, büyütür ve bu arada yenecek bir golle bütün takım rahatlar, kendine gelir. Takımı mağlup duruma düşüren bu gol (ya da diğer sporlar için verilen her bir sayı) ile Takımının özgüveni paradoksal bir biçimde artmaya başlar. Gol ne kadar erken gelirse toparlanma ve telafi etme imkanları da aynı oranda artar. Basketbol ve voleybol için böyle istisnai bir durum yoktur, maç herhangi bir yerden olumsuza dönebilir.
Örneğin, Türk Milli Futbol Takımı dışında hangi milli takım, Malta ve Arjantin Milli Takımlarıyla oynayacağı ardışık maçların ikisinde de rakibiyle başabaş bir oyun çıkarabilir. Skor tahminleri, gerçeğin acı sürprizleri ile tahmincisini utandırabilir: Bu takım, ilk maçı Malta ile yapıyorsa bu maçı alıp Arjantin maçını verebilir. Ancak ilk maç Arjantin'le ise Arjantin'i uyuz eşşek bir ritimle (Galatasaray'ın Avrupa Kupasını almaya giden maçlarını hatırlayın.) hem top oynatmaz hem de hasbelkader gelişen mütevazı bir atakta nasıl meydana geldiği ancak televizyon başında maçı izleyenlerin tekrar gösterimleri ile fark edebilecekleri kalitede bir gol ile yenip (1-0, yani) ya da 0-0 ile berabere kalıp Malta maçında yürekleri ağıza getirecek, 1-0 mağlup götürdüğü maçı, örneğin 86. dakikada serseri bir geri pasının Malta kalesine girmesi ile belki ancak beraberliği kurtaracaktır. (Üçüncü maç yani Arjantin-Malta maçının skoru, Türk Milli Takımı ile yaptıkları ya da yapacakları maçtan bağımsız/ilgisiz olarak (hatta standartlar gereği; her zaman ve her yerde) Arjantin'in üstünlüğü/yoğun baskısı ile geçer ve skor muhtemelen 5-0'ın üstünde olur.)
Ara sonuç: Türk Milli Takımı ile oynayan tüm takımlar, risk altındadır.
"Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin" diyen Tarkan'a katılıyorum. Bunun bir motto olarak takımlarımıza yansımasını ve rakibe göre pozisyon alan değil, kendini ortaya koyan bir strateji ile karakter sahibi bir performansın başarıyı getireceğine inanıyorum.
Son sözüm Türk futboluna ilişkin üç farklı kişisel gözlem üzerine olsun: Birincisi, Türk Milli Takımı ya da uluslar arası maça çıkan bir Türk takımının oynadığı maçı almayı isteyip istemediği, öncelikle taç atışlarından anlaşılır: Maçın alınması ile ilgili olarak oyuncular, tarafsız ise -bu mümkün ve sık görülen bir durumdur, sakın yeni fark ediyor görünüp nasıl yani demeyin. Spor müsabakaları, spor olsun diye yapılmaz, bunlar savaşın eğlence formatında biçim değiştirerek yeniden kurgulanmış halidir. Bu farkındalığı yaşamamış olmakla birlikte motivasyon yoksunluğu çeken kimi sporcular, kendi takımlarına disasosiye olurlar -takım ruhunun dışında kalırlar- ve "iyi olan kazansın", "maç bitse de gitsek" moduna girebilirler- böyle durumlarda, taç atışında topun kime atılacağı diğer bir deyişle kimin tarafından alınacağı kriz olur. Topu eline alan tac kullanacak futbolcu, müsait adam arar topu atmak için ama bulamaz, çünkü lüzumlu herkes saklanmaktadır. O taç da diğer kayıp toplar gibi rakip ataklarının finansmanında kullanılır. Öte yandan rakip taç atışları sırasında en ufak bir problem yaşamaz, top rahatlıkla, istendiği gibi oyuna kazandırılır. Neden dersiniz. Rakibe pres uygulamak, genellikle Türk centilmenlik kurallarına mı aykırıdır? Böyle olduğunu iddia edemem ancak olan, müdehale etmek konusunda hiçbir farkındalık geliştirilmediğidir.
İkincisi, özellikle kendi defansındayken Türk (Milli) Takımı oyuncusu, topu rakipte görmek ister. "Top rakibin hakkıdır çünkü. Neden ama? Kendi yorumum: çocukken topun mülkiyetinden dolayı büyüklerin "oğlum biraz Hüseyin'e (topun sahibi) de atsana, O da oynasın" diyerek kendisi ile top arasına başkasını koyan bir anlayışı bilinç altına yerleştirmiştir. Böylece hep topu almaya, kapmaya çalışırsınız." Rakip, oyun kuracaktırki maç oynanabilsin. Klasik pozisyondur: Top rakipte, karşısında Türk Futbolcusu elleri yanlardan arkasına doğru savunma pozisyonu almış beklemektedir. Rakip topla dilediği gibi oynar, hiçbir müdehale olmadan arkadaşına pas verir, bizimki seyreder, garip bir şekilde rakibin topla ilgili konsantrasyonunu bozmaz. Sanki, "Haydi hazır olunca topu çıkar da oyuna devam edelim." düşüncesindedir, rakip topu arkadaşına çıkarırken bizimki klasik kesme hareketini yapar, değerse ne ala, değemezse maç rakibin kurgusuna uygun devam eder. Bu tarz görüntülerin sıkça yaşandığı maç sonuçları, en fazla fark yediğimiz maçlardır.
Üçüncüsü de futbolcu bir kez samimiyeti konusunda seyirciden yeterli kredi aldıysa gireceği gol pozisyonlarını değerlendirmek, gole çevirmek sorumluluğundan kurtulur. Artık O'nun için önemli olan gol pozisyonuna girmektir ve bu tutum aldığı parayı hak ettiğini hissetmesi için yeterlidir. Gollük topa tuhaf bir vuruş yapmak, üzerine gelen topu ıskalamak, ayağının takılıp düşmesi vb. hareketler, pozisyonun değerlendirildiği anlamına gelir. Bu beceriksiz davranışların istatistiği tutulmaz, kimse bu tarz tutumlardan dolayı kınanmaz, sorumlu görülmez. Ancak bütün bunların olabilmesi, sistemin sorunsuz işlemesi için maç boyunca futbolcuların kendi seyircileriyle eşanlı bir iletişim içinde olması da esastır. Seyirci bir çeşit babadır ve çocuğu olan futbolcuyu affetme, mazur görme hakkına sahiptir. Çoğu zaman babanın önünde heyecanlanılır, iyi oyun oynanamaz. Bu nedenle Türk Takımları, iç sahada baskı altında/stres içinde oynarken deplasmanda daha rahattır.
Türk Futbol Takımının oyun esnasında 2'den fazla fark yapmadığı her maç için kural şudur: 2-0, 2-1, 1-0 öndeyken veya oyun içerisinde gollü ya da golsüz eşitliğin olduğu zaman dilimlerinde Türk takımı üzerinde "talihsiz bir gol yiyerek rüzgarın olumsuza döneceğine" dair büyük bir stres vardır. Bu stres, gol yeme beklentisini besler, büyütür ve bu arada yenecek bir golle bütün takım rahatlar, kendine gelir. Takımı mağlup duruma düşüren bu gol (ya da diğer sporlar için verilen her bir sayı) ile Takımının özgüveni paradoksal bir biçimde artmaya başlar. Gol ne kadar erken gelirse toparlanma ve telafi etme imkanları da aynı oranda artar. Basketbol ve voleybol için böyle istisnai bir durum yoktur, maç herhangi bir yerden olumsuza dönebilir.
Örneğin, Türk Milli Futbol Takımı dışında hangi milli takım, Malta ve Arjantin Milli Takımlarıyla oynayacağı ardışık maçların ikisinde de rakibiyle başabaş bir oyun çıkarabilir. Skor tahminleri, gerçeğin acı sürprizleri ile tahmincisini utandırabilir: Bu takım, ilk maçı Malta ile yapıyorsa bu maçı alıp Arjantin maçını verebilir. Ancak ilk maç Arjantin'le ise Arjantin'i uyuz eşşek bir ritimle (Galatasaray'ın Avrupa Kupasını almaya giden maçlarını hatırlayın.) hem top oynatmaz hem de hasbelkader gelişen mütevazı bir atakta nasıl meydana geldiği ancak televizyon başında maçı izleyenlerin tekrar gösterimleri ile fark edebilecekleri kalitede bir gol ile yenip (1-0, yani) ya da 0-0 ile berabere kalıp Malta maçında yürekleri ağıza getirecek, 1-0 mağlup götürdüğü maçı, örneğin 86. dakikada serseri bir geri pasının Malta kalesine girmesi ile belki ancak beraberliği kurtaracaktır. (Üçüncü maç yani Arjantin-Malta maçının skoru, Türk Milli Takımı ile yaptıkları ya da yapacakları maçtan bağımsız/ilgisiz olarak (hatta standartlar gereği; her zaman ve her yerde) Arjantin'in üstünlüğü/yoğun baskısı ile geçer ve skor muhtemelen 5-0'ın üstünde olur.)
Ara sonuç: Türk Milli Takımı ile oynayan tüm takımlar, risk altındadır.
"Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin" diyen Tarkan'a katılıyorum. Bunun bir motto olarak takımlarımıza yansımasını ve rakibe göre pozisyon alan değil, kendini ortaya koyan bir strateji ile karakter sahibi bir performansın başarıyı getireceğine inanıyorum.
Son sözüm Türk futboluna ilişkin üç farklı kişisel gözlem üzerine olsun: Birincisi, Türk Milli Takımı ya da uluslar arası maça çıkan bir Türk takımının oynadığı maçı almayı isteyip istemediği, öncelikle taç atışlarından anlaşılır: Maçın alınması ile ilgili olarak oyuncular, tarafsız ise -bu mümkün ve sık görülen bir durumdur, sakın yeni fark ediyor görünüp nasıl yani demeyin. Spor müsabakaları, spor olsun diye yapılmaz, bunlar savaşın eğlence formatında biçim değiştirerek yeniden kurgulanmış halidir. Bu farkındalığı yaşamamış olmakla birlikte motivasyon yoksunluğu çeken kimi sporcular, kendi takımlarına disasosiye olurlar -takım ruhunun dışında kalırlar- ve "iyi olan kazansın", "maç bitse de gitsek" moduna girebilirler- böyle durumlarda, taç atışında topun kime atılacağı diğer bir deyişle kimin tarafından alınacağı kriz olur. Topu eline alan tac kullanacak futbolcu, müsait adam arar topu atmak için ama bulamaz, çünkü lüzumlu herkes saklanmaktadır. O taç da diğer kayıp toplar gibi rakip ataklarının finansmanında kullanılır. Öte yandan rakip taç atışları sırasında en ufak bir problem yaşamaz, top rahatlıkla, istendiği gibi oyuna kazandırılır. Neden dersiniz. Rakibe pres uygulamak, genellikle Türk centilmenlik kurallarına mı aykırıdır? Böyle olduğunu iddia edemem ancak olan, müdehale etmek konusunda hiçbir farkındalık geliştirilmediğidir.
İkincisi, özellikle kendi defansındayken Türk (Milli) Takımı oyuncusu, topu rakipte görmek ister. "Top rakibin hakkıdır çünkü. Neden ama? Kendi yorumum: çocukken topun mülkiyetinden dolayı büyüklerin "oğlum biraz Hüseyin'e (topun sahibi) de atsana, O da oynasın" diyerek kendisi ile top arasına başkasını koyan bir anlayışı bilinç altına yerleştirmiştir. Böylece hep topu almaya, kapmaya çalışırsınız." Rakip, oyun kuracaktırki maç oynanabilsin. Klasik pozisyondur: Top rakipte, karşısında Türk Futbolcusu elleri yanlardan arkasına doğru savunma pozisyonu almış beklemektedir. Rakip topla dilediği gibi oynar, hiçbir müdehale olmadan arkadaşına pas verir, bizimki seyreder, garip bir şekilde rakibin topla ilgili konsantrasyonunu bozmaz. Sanki, "Haydi hazır olunca topu çıkar da oyuna devam edelim." düşüncesindedir, rakip topu arkadaşına çıkarırken bizimki klasik kesme hareketini yapar, değerse ne ala, değemezse maç rakibin kurgusuna uygun devam eder. Bu tarz görüntülerin sıkça yaşandığı maç sonuçları, en fazla fark yediğimiz maçlardır.
Üçüncüsü de futbolcu bir kez samimiyeti konusunda seyirciden yeterli kredi aldıysa gireceği gol pozisyonlarını değerlendirmek, gole çevirmek sorumluluğundan kurtulur. Artık O'nun için önemli olan gol pozisyonuna girmektir ve bu tutum aldığı parayı hak ettiğini hissetmesi için yeterlidir. Gollük topa tuhaf bir vuruş yapmak, üzerine gelen topu ıskalamak, ayağının takılıp düşmesi vb. hareketler, pozisyonun değerlendirildiği anlamına gelir. Bu beceriksiz davranışların istatistiği tutulmaz, kimse bu tarz tutumlardan dolayı kınanmaz, sorumlu görülmez. Ancak bütün bunların olabilmesi, sistemin sorunsuz işlemesi için maç boyunca futbolcuların kendi seyircileriyle eşanlı bir iletişim içinde olması da esastır. Seyirci bir çeşit babadır ve çocuğu olan futbolcuyu affetme, mazur görme hakkına sahiptir. Çoğu zaman babanın önünde heyecanlanılır, iyi oyun oynanamaz. Bu nedenle Türk Takımları, iç sahada baskı altında/stres içinde oynarken deplasmanda daha rahattır.
1 Eylül 2014 Pazartesi
Can Paker'den Fethullah Gülen Tecrubesi
Fatih Üniversitesi Rektörü Şerif Ali Tekalan, Can Paker’i
Pensilvanya’ya; Fethullah Gülen’i ziyarete davet eder. Aylarca uygun bir zaman
bulunamasa da 1 Nisan 2013’te üç günlük bir seyahat için yola çıkarlar. İlk gün
cemaatin televizyonu olan Ebru TV ziyaret edilir, ardından Pensilvanya’ya
çiftliğe gidilir. Hocaefendi’nin ikindi namazından sonra geleceği ifade edilir.
Kitaptan devam ediyorum:
“İkindi namazı geldi. Namaza gidildi. Namaz kılındı. Ben
kılmadım. Çok kibar insanlar. Ama belli ettiler, bir şaşkınlık oldu.
Ondan sonra Hocaefendi namaz kılan cemaate sohbet yapıyor...
İslami kavramları ortaya atıp öğretiyor. Benim gibi bir
dinleyen için aralarında çok bağ olmayan bir şekilde konuşuyor. Ben bir bağ
kuramıyorum.
Her vaazdan sonra Türkiye ile ilgili suallere cevap
verirmiş.
“Ben biraz rahatsızım. Bugün cevap vermeyeceğim“ dedi.
Benimle de akşam namazından sonra sohbet etmek istediğini
söyledi. Sonra istirahate çekildik.
Akşam yemeği yendi, namaza gidildi.
Namazdan sonra, bu sefer başka bir yerde, 10-12 kişi,
Hocaefendi’yle iki saat kadar konuştuk.
İşte orada ortaya kavram atıp bırakmıyor. Çok disiplinli ve
fevkalade analitik konuşuyor.
Çok okuduğu ve bilgili olduğu belli.
Artı, bütün dünyayı takip ediyor. Suriye diyorsun, Suriye
analizi yapıyor. Bütün yapısal analizini yapıyor. Irak, İran, Avrupa’yla ilgili
de öyle. En son bilgilere sahip.
O iki saatlik konuşmada “Cemaatte neden bir gizlilik var?”
diye sordum.
Haklı buldu beni. “Açılmamız gerekiyor,” dedi.
Bu kapalılığın yanlış yorumlara yol açacağını söyledim.
Tayyip Bey’i beğendiğini fark ettim.
“Türkiye için büyük işler yaptı,” diyor.
Emniyette ve yargıda karşı karşıya gelmeleri için “olur
böyle şeyler” anlamında bir cümle kullandı. Ben cemaatin çok yararlı işler
yaptığını, önemli bir ağ olduğunu, ama böyle bir yapının siyasetin içinde
olamayacağını, zaten yapamayacağını söyledim. Buna hiçbir şey demedi.
Tabii ki bir sivil toplum örgütü siyasete etki eder. Ama
etki etmek ve siyaset yapmak ayrı şeyler. Karar mekanizmasının içinde olamaz
sivil toplum örgütü. Ama siyasi karara etki etmeye çalışır. Ama karar
vericilerin biri olamaz. Bunu konuştuk.
Ondan sonra odasını gösterdi. Yattığı yeri gördük.
Çok basit ve sade bir yer. Bir yer yatağında yatıyor ve
küçük bir yerde yaşıyor. Muhtemelen çok okuyor.
O gece yine otelde yattık, ama geldik yine.
…….
Çok zeki bir insan. Çok okuyor. Oradan duyduğum kadarıyla
ilkokul 3’ten terk!
Kimse geldiği yere boşu boşuna gelmiyor.
Çok büyük mesafe katetmiş. Tam bir lider. Liderden öte!
Ben ona sosyolojik ve siyasal olarak bakıyorum ama
oradakiler öyle bakmıyor. Onlar, önder, kutsi tarafı olan birisi olarak bakıyorlar.
Tahminim, Gülen Hareketi, ciddi bir sivil toplum hareketi ve
network olarak devam edecektir.
Ama siyasi karar verme mekanizması içinde olamaz, seçime
girmiyor çünkü. Siyaset oydan alıyor gücünü.
Türkiye’de gücünü halktan almayan en büyük güç orduydu sekiz
yıl. Onun da siyasi gücü kalmadı.
Gülen Hareketi’nin siyasi bir gücü olduğuna inanmıyorum.
Allah uzun ömür versin. Fethullah Hoca’dan sonra da,
hareketin devam edeceğini düşünüyorum.
Bir CAN PAKER kitabı, Fatih VURAL, ALFA Yayınları, sh.546-549,
Temmuz 2013
28 Ağustos 2014 Perşembe
Dostluk
Dostluk, insana belleğinin doğru çalışmasını
sağlamak için gerekli. Geçmişini anımsamak, onu hep sırtında taşımak, dedikleri
gibi belki de insanın kendi ben ’ini koruyabilmesi için gerekli tek koşul.
Ben’in çekip küçülmemesi, oylumunu koruması için, anıları bir saksı çiçeğini
sulamak gibi sulamak gerekiyor ve bu sulama işi, geçmişin tanıkları ile yani
dostlar ile sürekli temas halinde kalmayı zorunlu kılıyor. Onlar bizim aynamız;
belleğimiz; onlardan hiçbir şey beklemiyoruz, yeter ki zaman zaman o aynayı
parlatsınlar, parlatsınlar ki yüzeyinde kendimizi görebilelim. Ne var ki, benim
lisedeyken ne yaptığım umurumda bile değil! İlk gençliğimden beri hatta
çocukluğumdan beri, Ben’im istediğim bambaşka bir şeydi: Dostluğun değer olarak
tüm öteki değerlerin üstünde tutulmasını özlüyordum. Şunu söylemekten
hoşlanıyordum: Gerçeklik ile dost arasında seçim yapmak gerektiğinde, ben her
zaman dostu seçerim. Bunu biraz da çevremi kışkırtmak için söylüyordum ama
cidden öyle düşünüyordum. Bu gün bu özleyişin artık eskidiğini biliyorum.
Dostluk benim gözümde yaşamda ideolojiden, dinden, ulustan
daha güçlü bir şeylerin var olduğunun kanıtıydı. Dumas’ın romanında, dört
arkadaş kendini çoğu kez karşıt kamplarda bulur, böylelikle de birbirleriyle
dövüşmek zorunda kalırlar. Ama bu, aralarındaki dostluğu hiç bozmaz.
Birbirlerine gizliden gizliye, hileye başvurarak adına savaştıkları tarafın
gerçekleriyle alay ederek yardım etmekten geri durmazlar. Dostluklarını,
gerçeğin, davanın, üstlerinden aldıkları buyrukların, kralın, kraliçenin her
şeyin üstünde bir yere koymuşlardır.
Dumas, Üç silahşörlerin serüvenini, olayların üzerinden iki
yüz yıl geçtikten sonra yazdı. Daha o zamandan, dostluğun yitirilmiş dünyasına
özlem mi duyuyordu acaba? Ya da dostluğun yok olması daha sonralara mı
rastlıyor? Bunun cevabını veremem. Dostluk kadınların sorunu değildir. Dostluk
erkeklerin sorunudur. Onların romantizmidir.
Dostluk nasıl doğdu? Düşmanlığa karşı birleşme olarak
doğduğuna kuşku yok; birleşme olmasaydı, insanlar düşmanlarının karşısında
çaresiz kalırlardı. Böyle bir birleşme bugün belki de yaşamsal bir önem
taşımıyor. Düşmanlar hep olacak.
Evet, ama onlar bugün görünmez ve anonim nitelikte. Yönetmelikler,
yasalar. Birileri, senin pencerenin önüne bir havaalanı yapmaya karar verirse
ya da seni kapının önüne koyarsa, dostun olan biri senin için ne yapabilir?
Sana ancak, yine görülmez ve anonim olan biri yardım edebilir, örneğin
toplumsal yardımlaşma örgütü, tüketiciyi koruma örgütü, avukatlar barosu.
Dostluk artık, elle tutulabilir kanıtlarla ölçülebilen bir şey değil. Savaş
alanında yaralanmış dostu arama ya da kılıcını çekip onu haydutlara karşı
koruma fırsatı hiç çıkmıyor. Yaşamlarımızın içinden, büyük tehlikelerle karşı
karşıya kalmadan, buna karşın dostlukları da yaşamadan geçip gidiyoruz.
Dostluk günümüzde eski içeriğinden boşaldığı için,
insanların birbirlerine karşılıklı olarak gösterdiği ilgi ve saygı anlaşmasına
dönüştü, kısacası, bir nezaket anlaşmasına dönüştü. Böyle olunca da, bir
dosttan kendimiz için, onun canını sıkacak ya da hoşuna gitmeyecek bir şey
yapmasını istemek nazik bir davranış olmaz.
İhanet seni kahrediyorsa, suçlanmışsan, günah keçisine
dönmüşsen, seni tanıyan kişilerden farklı iki tepki bekleyebilirsin: İçlerinden
bazıları, post kapma peşinden koşanlara katılacak, ötekiler de sana
sezdirmeden, hiçbir şey bilmiyormuş, hiçbir şey duymamış gibi davranacaklar,
öyle ki, onlarla görüşmeyi, konuşmayı sürdürebilirsin. Bir şey sezdirmeyen,
incelik gösteren o ikinci kategoriye giren insanlar senin dostlarındır.
Sözcüğün modern anlamıyla dostlarındır.
Milan KUNDERA /
Kimlik / sh. 52-55 / Can Yayınları
11 Ağustos 2014 Pazartesi
İsrail Devletinin son Gazze saldırısının Düşündürdükleri
Temmuz-Ağustos 2014 döneminde; Gazze de yaşananları, bir Yahudi-Müslüman çatışması gibi
göstermek yanıltıcıdır. Evet bu insanlık dramına toplumsal
meşruiyet kazandırmak için dinsel kavramların kullanılması büyük yarar sağlıyor ve pratikte yaşanan çatışma, gerçeğin çarpıtılması sonucu, dar bir bakış
açısıyla böyle de özetlenebilir. Ama bu yorum, İsrail’i an/dönem itibariyle
yöneten hükümet ile Gazze yönetiminin varlıklarına güç ve meşruiyet sağlayan yandaş bir yorumdur ve
Gazze’de olan biteni açıklamaktan uzaktır.
Vucudun bir saldırı anında kortizol salgılayıp bağışıklık sistemini devre dışı bırakması ve bütün enerjiyi savunma organlarına tahsis etmesi gibi başarısız hükümetler, fiktif düşmanlar yaratıp toplumu bu düşman fikri etrafında kenetleyip birlik beraberlik ruhunu geliştirmeyi ve ülkenin kaynaklarını savunma harcamalarına yoğunlaştırmayı iyi beceriyorlar. Tam bir 1984 romanı ruhu.
Nasılki, Türklerle Yunanlılar bir zamanlar söylendiği gibi can düşmanı değildilerse, bugünkü araplarla israil toplumu da gerçek bir düşman ikilisi oluşturmuyorlar, bu denklem özü itibariyle kurgusal ve dolayısı ile algısal nitelikli. Ancak zaman acıları perçinliyor ve kalıcı hale getiriyor. Toplumlar arasında gerçekte var olmayan düşmanlık, devlet kurumları tarafından istihdam ediliyor, kurumsallaştırılıyor ve böylelikle geleceğe taşınıyor. Tehlike, uçucu olanın giderek katılaşması ve vücut bularak yahudi, arap gibi daha temel kimlikleri varoluş tehdidine uğratması ihtimalidir.
Çocuklar ölmesin.
Ölme konusunda yetişkinle çocuk arasında bir ayrım yapmanın mantığını
anlayamıyorum. Bombalar da anlamıyor zaten. Tüm ayrımları ortadan kaldırıp
önüne geleni kucaklıyor, öldürüyor.
Yetiskinler dunyaya gelmelerinde sorumlu
olduklari cocuklari korumak icin akilli olsun. “Akıllı olmak” çok açıklayıcı değil.
Gazze’de yaşıyorsanız o bombaları etki alanınızdan bireysel olarak
uzaklaştırmanız mümkün değil. “Çok
akıllıydı ama bu sefer yeterince hızlı koşup kaçamadı, öldü.” Akıllı olmak, seçimlerini
doğru yap: “ya ülkeyi terk et” ya da “güçlü olana itaat et” anlamları dışında onaylayabileceğimiz
somut bir başka anlam daha taşır mı? Çocuklarını korumak isteyen yetişkinlerden
etki alanında yapabilecekleri şeyler isterken sormamız gerekmiyor mu: Bombayı
atanın hiç mi kabahati yok!
Gecede onbes defa
sirenle kalkan israelli bebek kolu bacagi kopmus gazzeli cocuk her sey
bittikten sonra travma ve eksikliklerini ölene dek tasiyan zedelenmis
yetiskinler olacak. Olmasin. Çok haklı. 11 yaşına kadar çocuk
gelişiminde oluşan bireysel altyapı, bir ömür boyu kalıcı etkiler bırakıyor. Bu
anlamda her iki toplum da önemsenecek derecede hem mevcut hem de potansiyel
hasarlarla malul. 1980’den beri İsrail’i yöneten insanlar, kendi yarattıkları
sonuçlarla yüzleşiyorlar bugün.
Herkes kendi
cocugundan sorumlu.cocuklari oldurulurken ateskes istemeyen taraf bundan nasil
sikayet edebilir?? Her ne kadar “çocuğu öldürülürken barış istemeyen
taraf” genellemesi toplumu temsil etmekten uzak olsa da bunu diyen adamın
yıllardır o bölgede yaşadığı gerçeğinden yola çıkarak kendi travmasını içselleştirdiğini
ve sizden ve benden farklı algı ve tepki/reflekslere sahip biri olduğunu kabul
etmemiz gerekiyor. Artık onun ne
söylediğinin bir önemi olduğunu sanmıyorum, konuşan 8-9 yaşlarında travma
geçmişi olan bir çocuğun ergin sesidir
ve söylediklerini yapacak kudretten yoksundur. Oysa “karşı kıyıda” erken yaşlarda edindiği
travmatik refleksler yüzünden “Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını
sanıp / Apansız silahına davranan”, kudret sahibi yetişkinlere kim, nasıl
müdehale edecek?
Yıllar geçiyor ve oradaki çatışmalar, barışa evrilmesi
gerektiği halde tam tersine şiddet sarmalına hizmet ediyor. Ben oralarda barış
olacağına dair bir ümit taşımıyorum. Bu iş öldürmekle de bitirilemez. Kortizol
metaforu önemliydi. Kortizol devrede olduğunda normalleşme olmaz, enerji akılda
değil kol ve bacaklardadır çünkü. Bağışıklık sistemi bu dönemde devre dışı kaldığından
süreç uzadıkça iç organlar da zarar görür. Metafor çalışıyor…
Aşkın İstilası, YOL
Kişisel Gelişim konusuna ilgi duyan okuyucu kitlesinin bir
kısmının merakla beklediği Metin Hara ‘ya ait “ Aşkın İstilası, Yol” isimli kitap, Mayıs
2014 döneminde yayımlandı.
Yazar Metin Hara’nın hikayesi şöyle: Babası bir trafik
kazası sonrası yoğun bakımda kalıyor ve tedavisi 1,5 yıl sürüyor. Çok şükür
bugün, bu kazadan dolayı aldığı tüm yaralanmalardan kurtulmuş durumda. Annesi de
iki kez yakalandığı kanser hastalığından
kurtulmayı başarıyor. Metin Hara, bütün
bunları, ekonomik boyutları/yoksunlukları ile birlikte yaşamış biri olarak yoğun bakımda
babasına bir söz veriyor: insanlara maddi beklentiden uzak bir şekilde faydalı
olmak: Bu doğrultuda İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve
Rehabilitasyon bölümünü kazanıp eğitim alıyor ve mezun oluyor. Enerjisi bu
bölüme mi yetiyor yoksa özellikle bu bölümü mü seçiyor, açık değil, bilmiyorum ama kitapta
Tıp Fakültesinin adı başta olmak üzere “batı tıbbı”, “pozitif bilimler” ifadeleri sıkça “yüceltilerek”
geçiyor. Tıp bilmine kompleksi olmayan biri olarak kitap boyunca serpiştirilmiş
olan bu etiketleri, -cüretim affedilsin-tatmin olmamış bir ruhun sayıklamaları
olarak gördüm...
Bu kitap çalışmasının nispeten merkezinde yer alan iki özgün
konu var: Alfa-Beta beyin dalgası ve sufi nefesi . Yazar, ayrıca Ki topları, çakra
ve hastalıkların zihinsel kökenleri konularına da değiniyor. Ancak bunlar, bu
konulara dair yazılmış kitaplarda kolayca bulunabildiğinden, kanaatimce ikinci
dereceden özgün konular arasında yer alıyor. Bir de yazarın ömrü boyunca yani, 31
yıldır özenle biriktirdiği aile bireyleri, arkadaş, kız arkadaş ve danışanları
gibi önemli tecrübi bilgi kaynakları ile harmanlanmış bir dizi anekdot sahibi olduğunu belirtmem gerek… Danışanlar, her türlü hareket serbestisine sahiptir ama ya
arkadaş ve kız arkadaşlar? Bu iki grubun yazarla ilişkisine
bayılacaksınız.
İşin özü; 31 yaşındaki yazarın, daha teknik bir kitap
yazmasını beklerdim. Böylelikle ulaşmak istediği kitleye sahiden bir mesajı
varsa bunu, azami katkı ile vermiş olurdu. Oysa yazar, dünyanın etrafında iki
tur atıp her şeyi görmüş, çözmüş bir yaklaşım içinde "metafordaki" gezdiği gördüğü yerleri
anlatmaya kalkmış. Kitabı okurken “bitirince hakkında bir yazı yazarım”
şeklinde düşünmediğim için eşanlı olarak notlar almamıştım. Bitirince kitaptaki
haddini aşan iddialara, yakışıksız tespitlere, dini konulardaki ahkam kesmelere
bir şekilde itiraz etmenin gereklilik olduğunu hissettim ve bu yazının yazılma
serüveni başladı: Ancak kitabı yeniden okuma zahmetine katlanmamak için
rastgele tarama yolu ile aşağıya alıntıladığım kısımlar üzerinden yazarın eleştirisini
yaptım. Vakti müsait olan bir başkası çok daha geniş bir malzeme ortaya
dökebilir, yazıyı genişletebilir.
GİRİŞ
Kitabın girişinde editör ve son okuma yapan kişilere dair
kayıtlar düşülmüş ise de kitapta dil/gramer hataları, seçilen örneklerin sahiciliği
ve dini hususlardaki majör hatalar gibi hususlar giderilmemiştir. Ayrıca yazarın kendi
fikirlerini, gerçeğin ta kendisi gibi esneklikten uzak bir şekilde sunması da
önemli bir üslup problemi olarak ortada durmaktadır.
DEĞERLENDİRME
Sayfa 16’da “Çapa’da
okuduğum bu yıllarda, yoğun bakımdaki (babası dışında) başka hastaların da yanlarına gittim. Yoğun bakım ünitelerindeki
hastaların bilinçleriyle iletişime geçebiliyor, reaksiyon vermelerini
sağlıyordum. Elbette bunun yalnız bana özel bir yetenek olmadığını biliyorum. “
Yazar, yoğun bakımda belki de delta dalga boyunda derin
uykuda olan hastaların bilinçleri ile iletişime geçtiğini iddia ediyor.
Çalışarak elde edilebilecek bir özellik olarak ifade ettiği bu yeteneğin
kullanım sonuçları hakkında kitap boyunca başka bir bilgi vermiyor. Ben yazarın
bunu, yani yoğun bakımda şuuru kapalı insanlar ile bir şekilde iletişime
geçtiği fikrini, mütevazılık kılıfı içinde aslında ne kadar önemli biri
olduğunu anlatmaya çalışmasında bir araç olarak kullandığını düşünüyorum. Bahsettiği konunun ne kadar önemli bir özellik olduğu ortada iken son derece sıradanmış gibi sunması ve fakat arkasını getirmemesi, yazarın konu ve konunun okuyucuyu hayret ve meraka sevk etmesi üzerinden kendini pazarladığı, mistik yeterliliği hususunda altyapı yatırımı yaptığı izlenimi vermekte.
Sayfa 17’de; “Çapa’da
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümünde okurken ilk iki sene içerisinde küçük
seminerler de vermeye başladım. “İnsan sağlığına nasıl daha bütüncül bakılır,
nasıl koruyucu hekimlik yapılabilir, nasıl kendi kendimizin doktoru
olabiliriz?” konularıyla ilgili kişisel eğitimler veriyordum. “
Yazar, bu kişisel eğitimleri nerede veriyormuş? Kendisinin
ne birikimi varmış da bunları akranları ile paylaşıyormuş? Sonra küçük
seminerler ne demek? Kafeterya sohbeti mi? Yemekhane kuyruğu konuşmaları mı?
Broşürlü, anfili seminerler mi? İddia et, ne olur ki? Pazarlamaya devam…
“Tıbbi eğitimimin yanı
sıra Uzakdoğu, Avustralya, Hindistan, Mısır, Fas, Çek Cumhuriyeti, Amerika,
Nepal, Sırbistan, Romanya ve daha dünyanın pek çok ülkesinde değerli hocalardan
Spiritüel eğitimler aldım. 19 yıl boyunca bu eğitimlerde farklı teknikler
öğrendim ve bunları geliştirmek için çok ciddi zamanlar harcadım. Günde sekiz
saat kitap okuyup, beş saat boyunca meditatif egzersizler yaparak kendimi
eğittiğim, tam mesaili bir süreç yaşadım.”(Sayfa 17)
Şimdi yazar, 31 yaşında. Kendindeki özel yetenekleri 12
yaşında keşfettiğini söylüyor ama 19 yıl boyunca eğitim aldığı ifadesi izaha
muhtaç. Arada birileri ile görüşmüş olabilir ancak kitabı okurken hiç atıf
yapılmamasından anlıyorsunuz, eğitimine dair yukarıda yazılan abartılı
ifadeler, ortaya koyduğu kimliğin içini “tecrübe ile ”doldurmak için
tasarlanmış. Adını anmadığı soyut hocalar ifadesi ile illüzyon yaratıp kendi
kendisinin hocası olduğunu, teknikleri öğrendikten sonra geliştirdiğini
söylüyor.
“…İçimdeki sonsuz aşka
tam güven ve teslimiyet duyarak geliştirdiğim tekniklerle, profesyonel olarak
bütüncül tıp ile tedavi çalışmaları yapmaya başladım. Çalışmalarım kısa sürede
Türkiye’de ve dünyada tıp camiasında büyük yankı uyandırdı.”(Sayfa 17)
Allah aşkına hangi yankı? Nerede ve ne zaman? Hem de tıp
dünyasında! Bilen, şahit olan varsa söylesin. "Çalışmalarım kısa sürede Türkiyede
ve dünyada tıp camiasında büyük yankı uyandırdı" diyor. İnanılmaz cesaret. Yalan
değil mi bu?
Sayfa 49’dan: “Meslektaşım
da olan bir arkadaşımla katıldığımız tıp kongresi sonrasında Çapa Tıp
Fakültesi’nden eski bir hocamızla rastlaştık. Hocam beni gördüğünde yanağımdan
makas alarak espri yaparken, aynı makası yanımdaki arkadaşımın yanağından da
aldı. Kısa ve keyifli sohbetimizin ardından ben, sıcak ve güzel duygularla
doluyken, yanımdaki arkadaşımın burnundan soluduğunu fark edince neler olduğunu
sordum. Arkadaşım yanağından makas alınmasından çok rahatsız olmuş ve “Biz
artık onun öğrencisi filan değiliz. Yanaktan makas almak da ne demek şimdi? Ben
onun meslektaşıyım. Bu ne lakaytlık böyle!” diyerek söyleniyordu.
Bir fizik tedavici olan yazarımız, bir meslektaşı ile tıp
kongresine katılmış. Ne kadar ciddi bir iş üzerindeler, değil mi? Mesajı alın yani.
(Fizik tedavicilerin de tıp kongrelerine katıldıklarını öğrenmiş oluyoruz.) Kongreden
sonra “okul”dan değil, Çapa Tıp Fakültesinden eski bir hocaları ile
karşılaşmışlar. Çapa Tıp Fakültesi ifadesine de ihtiyaç var, çünkü, yazarımızda
sanki “Çapa Tıp Fakültesi” ifadesini anma ile şifa bulan bir eksiklik var: Okul
dese ihtiyaç görülmeyecek, eksiklik kapanmayacak. Üstelik bu ikisi, Çapa Tıp
Fakültesinden meslektaşlar hoca ile… Eşitlenmişler yani. Saygı bekliyorlar anladığım, hocadan. Oysa ne olursan ol. Hoca-öğrenci kimliğindeki özneler kalıcıdır. Tıpkı Anne-çocuk kimliklerindeki kalıcılık gibi. Bunlar spritüel konular olmadığından yazarın ilgi alanında bile olmadığı anlaşılıyor. Bir de “eski hoca” ifadesini fark ettiniz
mi? Eski hoca, yeni hoca olur mu? Kendileri genç, hoca yaşlı
mı demek istiyor yoksa. Her neyse eski hoca ifadesi de hoş olmamış.
Şimdi 76 ile
80.sayfalar arasında; ADIM III: DÜŞÜNCE GÜCÜ
ZİHNİNİN SINIRLARINI
AŞABİLDİĞİN KADAR ÖZGÜRSÜN
DÜŞÜNCE GÜCÜ NASIL
AKTİVE EDİLİR?
Bu başlıklarla başlayan bölümde yazar, kopuk ve güçsüz fikirlerle
bir şeyler gevelemeye çalışıyor ama işe yarar ve bütüncül hiçbir şey
söylemiyor. Allah aşkına, tırnak içine alınmış bir “öğrenilmiş güçsüzlük”
kavramı, yetersiz bir yazarı yeterli kılmaya, yazıyı kurtarmaya yeter mi?
Olmuyor işte, olmuyor.
Sayda 119’da; “Üç
yaşında boğulma tehlikesi geçirip de 50’li yaşlarında hala sudan korkan
insanlar içinse aynı akışkanlıktan bahsetmek mümkün değildir. Bu vakada, 47 yıl
boyunca bedende yerleşke kuran bir travma söz konusudur. Dolayısı ile
bedende tazelenmeyi, yenilenmeyi ve iyileşmeyi önleyen bir blokaj var demektir.
“
Altı çizili satırlarda cevabı olan soruyu yazıyorum: Travma
bedende ne kuruyormuş? Yerleşke kuruyormuş, yani ne kuruyormuş: kampüs
kuruyormuş. İnanabiliyor musun yazılana? Bedende kampüs kurmak. Böyle bir deyim ya da metafor var mı? Yok! Yazarımız
üretmiş, kullanabilir miyiz bundan sonra? Elbette, zorlarsan illa da kullanacağım
diye, pek güzel bir argo deyim olur bu. Bedende kampüs kurmak. Üniversiteli
çocuklar eğlenir… Demek ki yazarımız,
büyük laflar edeceğim diye böyle komik durumlara düşebiliyor ve kendisini bu
durumdan kurtarabilecek editör ve son okumacı işlerini yapmamış görünüyor. Yazık!
Sayfa 123’te yazarımız,
İslamiyetteki abdest uygulamasının bir topraklama metodu olduğunu belirtiyor
ama ne kesinlikte, bakalım: “Abdestin amacı elleri ayakları temizlemek değil,
bedendeki enerjiyi sıfırlayıp nötralize etmektir. Bu yüzden de su bulunmadığı
takdirde “teyemmüm” adı verilen uygulamayla toprak kullanılarak abdest alınır.”
Abdestin amacını açıklıyorsun, nerden biliyorsun, Metin Hara
? Referansın ne? Dini bir konudan bahsederken referansın kendi zihninse edepli
olur, fikrini bu benim yorumum diyerek ifade edersin. Abdestin amacını sana
Allah mı açıkladı da bu kesinlikte cümleler kurabiliyorsun? Zihninle ilgili bir
algı, dolayısı ile ciddi bir üslup sorunun var senin. Üstelik sorun yapısal,
çünkü aşağıda başka örneklerini de göreceğin gibi sorun, kendini tekrar ediyor.
Aynı paragrafın
devamında; “Dinler tarihi boyunca birbirlerine karşı toleranssız ve tahammülsüz
tavırlar içinde olan büyük dinlerin içine bakarsak, abdest sözcüğünün Türkçeye
Selçuklular zamanında Farsçadan geçtiğini görürüz.”
Editör ve son okumacı, neredesiniz, neresini düzelteyim
bunun? Tümüyle talihsiz bir cümle. “bakarsak” ile biten kısım ile devam eden
cümle arasında mantıksal bir bağ yok. Senin birikimin ne ki içini
dolduramayacağın böyle iddialı lafları yazmaya kalkarsın? Dinlere karşı
genellemeci, toptancı bir ithamın içindesin. İşlediğin konu din ve dinler
tarihiyle alakalı da değil, aradan çıkarmak istediğin ne? Cümlenin devamında yer
alan Türkçedeki abdest kelimesine ilişkin açıklama da statik bir bakış açısı ile kaleme alınmış. Sanki Selçuklular zamanında Türkçeye durduk yere Farsça”
abdest” kelimesi girmiş. Oysa dinamik bir süreç var, Türklerin toplum olarak
islama girmeleri, batıya doğru olan yürüyüşlerinde, İran coğrafyasında gerçekleşmiş,
bu vesile ile Türkçeye namaz, abdest gibi farsça bir çok kelime girmiş. Ne olursa olsun. Bu bilginin konu ile doğrudan ve dolaylı hiçbir ilgisi yok. "Bunu da biliyorum, yazayım" telaşı bu. Ego ile ilgili yani.
Aynı sayfanın son
paragrafında; “Bebeğin doğumu anne için ve dolayısı ile karnındaki bebek için
de ağır bir travma olduğundan, Hristiyanlıkta bebekler doğar doğmaz yaşadıkları
bu travmadan arınmak üzere vaftiz edilirler. Bu ritüelle; korku, heyecan ve
endişeyle saatlerce acı çekerek bağıran annenin kendisine ve karnındaki çocuğa
yaşattığı travmanın topraklanması amaçlanır.”
Buna karşılık sayfa
131’de; “Hristiyan çocukların doğar doğmaz günahkar ilan edilmelerinin altında
da yine aynı baskılama ve suçluluk yaratma hedefi yatar. Hristiyan çocuk
dünyaya gözlerini açar açmaz” Sen günahkarsın çünkü Hz. İsa; senin günahlarının
affedilmesi için kendini feda ederek çarmıha gerildi.” Suçlamasıyla karşılaşır
ve henüz işlemediği günahların bütün ruhsal bedellerini ödemeye başlar.”
Hristiyan bir ailenin çocuğunun vaftizi ile ilgili, biri
olumlu diğeri olumsuz iki yaklaşımını yukarıya aldım. Hristiyan itikadına göre
çocuk, Adem’in günahıyla doğduğu için İsa’nın kanı ile yıkanarak günahından
arındırılıyor. Yazar ne yapıyor? Vaftizi doğum travmasına bağlıyor. Tamamen
kişisel bir yorum olmasına rağmen aynı üslup sorunu kendini gösteriyor ve
fikrini “tek doğru, gerçek”miş gibi lanse ediyor. Henüz işlemediği günahların
ruhsal bedeli ile ilgili spekülasyonunun hesabını da bunu okuyan Hristiyanlara
bırakıyorum.
Devamı paragrafta;
“İslamiyet’te de çocukların “Ona bakma cehennemde yanarsın!” “Böyle konuşma
çarpılırsın!” “Sol elini kullanma günahtır!” gibi binlerce hurafeyle suçluluk
duygusuna terk edilmeleri, mutlu ve aydınlanmış bireyler olabilmelerinin önüne
çekilen büyük setlerdir.”
Bu ifadeler, Hristiyanlıkla ilgili dile getirilen olumsuz
yaklaşımı islamiyetle dengelemek üzere kurgulanmış mantıksal bir değeri olmayan
değerlendirmelerdir. Zira bahsettiği hususlar, ”İslamiyette” denilerek dinin
kendisine özgüymüş gibi lanse edilmektedir. Bu tarz ifadeler, toplumsal kültürde
yer alsa da 1980’ler boyunca İstanbul’un çeşitli muhitlerinde bu tarz konuşan
insanların bulunabileceği ve hatta yazarın da bu tür olumsuz telkinleri sıkça
duyabilmiş olma ihtimaline karşılık sanıldığı kadarıyla kendisinin mutsuz ve
aydınlanmamış bir birey olmasını sağlamamıştır. O zaman yazar neyi, niçin
konuşmaktadır?
Sayfa 129’da
yazarımız, uzmanı olmadığı halde bir kez daha din konusuna girmekte ve dini
terminolojiye ait bir kavram olan günah’ı kullanarak: “Cinsellik, dinler
tarihinde hiçbir koşulda başkasına zarar vermediği ve rızası dışında
yaşanmadığı sürece asla “günah” sayılmamıştır ve yasaklanıp baskılanmamıştır.”
demektedir.
Büyük lokma ye, büyük laf etme. Yazarın yaptığı, referansı
kendi aklı olan yeni bir zina tanımıdır. Daha doğrusu, zinanın alanının
daraltılarak yeniden inşa edilmesidir. (Bu durumda zorla yapılan her türlü
tecavüz, zina kapsamında kalmakta ve rızaya dayalı birliktelikler günah
kapsamından çıkarılmaktadır.) Haram ve helali belirleme yetkisi İslam itikadına
göre Allah’a ait olduğu için getirecek yorumları, Kur’an ile desteklendikleri sürece
-yoruma katılmasak bile- bir fikir olarak ciddiye almamız gerekir. Yazar, akıl
yolu ile Allah’ın haram kıldığı bir eylemi, günah/haram kapsamından çıkararak “nefsini
ilah edinmiş” bulunmaktadır. Allah’ın haram kıldığı bir eylemi yapmak başka,
haramlığı hususunda inkar etmek başka sonuçlar doğurur.
Yine sayfa 131’de:
“Tarihler boyu bütün dini kurumlar cinselliği her zaman baskılama, sınırlama ve
yasaklama yoluna gitmişlerdir. Dinler ve kutsal kitaplar; içinde aşk olduğu,
başkasına zarar vermediği ve rıza dışı olmadığı sürece cinselliği onaylarken,
din adına sonradan insanlar tarafından yapılandırılan dini kurumlar cinselliği
yasaklamış ve baskılamıştır.”
Hangi din? Hangi kurum? Salla gitsin, öyle mi? Hiçbir yere
uzanmayan, bir başka husus ile bağlantı kurmayan, “şunu da söylemiş alayım,
birikimime saysınlar” kabilinden ucuz yorumlar…
“… Devletlerin ve dini
kurumların seni görmek istemeyeceği mertebe, senin mutlu ve aydınlanmış, bilge
biri olmandır.”
Anarşizmi ben de severim ancak analitik olarak bu önermenin
bir varsayım olduğunu görmek ve buna göre işlem yapmak gerektiğini söylemek
isterim.
Sayfa 132’de:
“Aydınlanmış insanların, dini kurumlara ihtiyacı olmadığından onlara yersiz bir
saygı ve itibar göstermezler çünkü onlar varoluşla bir olmanın yolunu
biliyorlardır ve aracı kurumların rehberliklerine muhtaç değillerdir.”
İşte burası, yazarımızın dine yapamadığı saldırıyı ne olduğu
belli olmayan “dini kurumlar”a yapması ile ortaya çıkan ve artık dinsel inanç
olarak yazarla bambaşka dünyalara ait olduğumuzu perçinlediğimiz yerdir.
Hayırlı olsun.
Varoluş kim? Bu kelimeyi cümleye göre Allah, evren ve
enerji anlamlarında kullanıyorsun. Haberin olsun, tehlikeli sulardasın: Allah,
kendisinin ikame edilmesini şirk olarak görür. Önce kendisinin bu kadar çok
sayıda güzel ismi varken, onları kullanmayıp varoluş gibi kendi uydurduğun
sevimsiz bir ifadeyi hem de toplum içinde, fütursuzca kullanmanı edep dışı
bulduğumu ifade edeyim . Yeniçağın dervişi mahlasını kullanan birine böyle densizlikler
yapmak yakışıyor mu?
Sayfa 132’deki bir
çerçevenin başlığı, “Eşcinsellik günah mıdır?”, içeriğinde de “ilişkiyi
yaşayanlar arasında zorlama ya da baskı yoksa taraflar seçimlerini özgür
iradeleri ile yapmışlar ve bu kararlarından dolayı da memnunlarsa, hiç kimsenin
onları zerre kadar yargılama hakları yoktur.
Varoluş sana da, ne
yapmak istediğini sordu ve sen de bugün yaşadığın şeyi tercih ettiğine göre,
yanındakinin hangi seçimi yaptığını eleştirmek senin haddine düşmediği gibi
aslında kimseyi de ilgilendirmez.
Ortada bireye karşı
yapılan bir zulüm, zarar ve işkence olmadığı, bir insanlık suçu işlenmediği
müddetçe insanların cinsel hayatlarını yargılamak hiçbirimizin görevi değil”
Yine dini terminolojiye ait bir kavram olan günahı kullanıp
eşcinselliği tartışıyorsun. Dini konular, dinin kavramları ile tartışılır.
Senin zihnini ilah edinmene alıştım, seçimlerine de karışmıyorum ama sorumluluğunu
al. Eşcinsellik günah mı diye soruyorsan cevabını dinin içinde ara. Seçimlerini
din yapma. (Filan/Falan günah mıdır? sorusunun dini bir soru olduğunu anladığın an, büyük bir aydınlanma yaşayacağın kesin. İçimden geldi, öpüyorum. Selamlar.)
Sayfa 178’de; “Bize
bütün din kitaplarında varoluşun suretinde yaratıldığımız söylendiği halde
bizler daha sonra kendi suretimizde; hınçlı, şekilci, her verdiğimiz kararı
yargılayan, kıskanç ve tapınılmayı bekleyen bir varoluş yarattık… Ben bile
öğrettiğim egzersizlerde sana karşı esnek davranıp toleranslı olabilirken,
sonsuz sevginin kaynağı olan varoluşun benim gösterdiğim kadar bile hoşgörü
göstermeyeceğinin düşünmek ve sadece ibadet ritüellerini yerine getirmediği
için seni cehennemde etlerin eriyene dek yakıp kavuracak zalimlikte olduğu
fikrine katılmak seni “AŞK” tan giderek uzaklaştırmakta ve aranıza korkuyla
örülmüş duvarlar örnektedir.
Zihnini ilah edinmek tam da 178. sayfadan yukarıya
alıntıladığım ifadelerde kendini buluyor: Hınçlı, şekilci, kıskanç ve
tapınılmayı bekleyen bir Allah tasavvuruna karşı çıkmak istiyorsun. Ben olsam
daha düzgün bir üslupla ifade ederdim ama bil ki, Allah kendisine ibadet
edilmesini istiyor, şirk koşulmasını istemiyor, ayrıca “intikam alan” O’nun
isimlerinden biri: el Müntekim. Şekilci
de ne demek? Her şeyin bir kuralı var. Soyut konuşuyorsun. Allah’ın cehennemini
küçümsemek yakışıyor mu sana? Allah adildir ve bu kadar isyanı yapan birine rızkı
ve sağlık veriyorsa, hoşgörüsüne örnek de veriyor demektir. Sufi nefesi ile
meditasyon yapmaya ara verip biraz Kur’an meali okumanda yarar var.
Sayfa 214’te çerçeve
içinde: “Mevlana, hayatının son yıllarında artık namaz kılmıyordu, çünkü
kalbinin her atışı ibadet, her söylediği dua ve her hissettiği şey aşk olan bir
insanın hiçbir ritüele ihtiyacı kalmamıştır.”
Boyumuzdan büyük laflar edince sorarlar adama: nereden
biliyorsun? Delilin nedir? Namazın istisnası yoktur. Sen neler saçmalıyorsun? Zihnin sana ne oyunlar oynuyor: Kalbin her atışı ibadet nasıl olur?
Nereden biliyorsun? Tahmini değil, bilgiyi soruyorum. Her söylediği dua da ne
demek? Her hissettiği aşk ne demek? Kelimelerle kendinizi kandırıyorsunuz.
Mutlu musunuz bari?
Bitirirken kitabın yeniden gözden geçirilerek revize edilmesi ve en azından yukarıdaki mahzurların ortadan kaldırılmasını temenni ettiğimi belirtmek istiyorum. Metin Hara, teta dalga boyundan biraz olsun betaya çıkıp gerçekleri ve kendini konumlandırdığı yeri fark edip kendine yatırım yaparsa bu yazı ve yazar amacına ulaşmış olur.
Bitirirken kitabın yeniden gözden geçirilerek revize edilmesi ve en azından yukarıdaki mahzurların ortadan kaldırılmasını temenni ettiğimi belirtmek istiyorum. Metin Hara, teta dalga boyundan biraz olsun betaya çıkıp gerçekleri ve kendini konumlandırdığı yeri fark edip kendine yatırım yaparsa bu yazı ve yazar amacına ulaşmış olur.
21 Haziran 2014 Cumartesi
Basketbol Şampiyonası üzerinden Sistem Analizi
Türk Basketbol liginde bir ilk yaşandı. Galatasaray Basketbol Takımı, şampiyonluk maçına çıkmayacağını açıkladı. Konu ile ilgili Galatasaray Kulübü ve yöneticileri, açıkça suçlanmalarına rağmen kararlarından dönmediler, Federasyon da Fenerbahçe'yi şampiyon ilan etti.
Biliyorsunuz, ancak 2.yi yenerek 1. olunur. Yoksa bürokratik yoldan elde edilen birinciliğe, grup lideri gibi bir şey demek daha uygun olur.
Teknisyen Bakış Açısı
Federasyon ve FB gibi hadiseye teknisyen bakış açısıyla yaklaşanlar, ellerinde kontrol listesi, koltuk altlarında mevzuat; olan biten rezilliği görmekten kaçınıyor, güvenliği sağladıkları/sağlayacakları vaadi ile GS'dan anlayış bekliyorlardı. Oysa büyük resme baksalar, ortalığı pislik götürdüğünü göreceklerdi. Yöneticisinden seyircisine (ki bunlar karşılıklı birbirini etkileyen/besleyen kitlelerdir) sürdürülemez bir çirkinliğin tarafı olanlarla nasıl baş edersiniz? Ya her seferinde rakibinizden daha fazla çirkeflik/pislik yapacaksınız, ya da hiç bu süreci devam ettirmeyip oyundan çıkacaksınız. İkinci yol, ödülü/şampiyonluğu değersizleştiren bir içerik taşır. Bu hiç savaş yapmadan bir bölgeyi ele geçiren askerlerin neden taşkınlık yaptıklarını da açıklar. Taşkınlık sırasında çıkacak olaylar, askerlerin savaş ve işgal eylemlerini meşrulaştırır, motivasyonlarının yersiz/gereksiz olmadığını ortaya koyar. Herkes bilirki, savaşsız, direnişsiz, şehitsiz alınan toprağın değeri yoktur. Bu şampiyonluğun bürokratik bir nitelik taşıması onun değersizleşmesi için yeter anlam ifade eder.
GS'ın çirkinlikte yarışmaktan kaçınarak ikici yolu seçmesi çok önemlidir. Böylelikle yeni bir fırsat ortaya çıkmış olup kanaatimce yalnız sporda değil, hayatın anlamsız zıtlaşmalar yaşanan pek çok alanında yeni bir paradigmanın doğduğunu ifade etmektedir.
Teknisyen bakış açısı, at gözlüklüdür, önündeki vidaya odaklıdır. O vidanın ne işe yaradığı, bunun büyük resimde ne ifade ettiği ile ilgilenmez. Yorumlara, tehdit ve fırsatlara kapalıdır. Horozun, "tavuk mu yumurtadan çıkar; yumurta mı tavuktan" ikilemi ile ilgilenmemesi gibi... Kötü/ilkel bir bakış açısı değildir. Yerine göre anlam taşır. Mesela hukukun temel bakış açısı böyledir. Eylemi, kitaba göre yargılar. Bu adam bu kadını öldürdü ama bu çocuklar ortada kaldı, şimdi ne olacak demez, adama cezayı verir. Başarılı bir darbe sonrası, iktidar sahipleri, eski yöneticileri mahkemeye getirdiğinde, yargıç, elinde tokmak herkesin sessiz olmasını isteyerek davayı açar.
Stratejik Bakış Açısı Bir de büyük resim dediğimiz, stratejik bakış açısına bakalım. "Bu nereye gidiyor? Biz neredeyiz? " sorularını sorar, eylemlerde anlam arar. Yorum, fırsat ve tehditleri önemser. Yönetici, girişimci, işadamı, bakışı budur. Darbe sonrası mahkeme örneğine dönersek bu yargılama, hayatın rutininde gelişmiş bir hukuki olay olmadığından büyük resimde iktidar sahiplerinin hukuku kullanarak mağlup rakiplerini tasfiye etmeleri olarak görünecek ve değersizleşecektir. O hukukçular da kınanacaktır. (Sami Selçuk'un anlamadığı budur.)
Kurum olma hasebiyle Federasyon ve FB'nin de stratejik bakış açısına sahip olmalarını beklerim. Sporda çirkinlik ve çirkefliğe müsaade edilmemesi yönünde GS yönetimince alınmış bu kararı destekleyerek büyük resimde sporun şiddetten arınmasına vesile olacaklar, şiddetle aralarına mesafe koymuş olacaklardı.
Kendini öteki üzerinden anlamdırmak
Toplum içinde yaşadığımızdan başkalarının varlığı bir nevi ayna işlevi görerek bizi yolda tutar, sapmalarımızı daha rahat ve çabuk görür hale geliriz. Ancak dengeyi bozarak kendini, giderek artan bir biçimde öteki üzerinden tanımladıkça başkasına/ötekine bağımlı hale geliriz. Burada denge oluşturmak, bağımlılık problemini sona erdirecektir. Öteki, bir dış referans olarak varlığımız kadar ihtiyaç duyduğumuz bir öznedir. Dış referansı sıfırlamak, kimseyi hatta kendi varlığını da umursamamak, çevre ile olan ilişkiyi sıfırlamak demektir. Diğer yandan dış referansa bağımlı olmak ise kendini değersizleştirmek, önemsiz hale getirmek, ayrı ve bağımsız bir birey olarak kendi varlığını inkar etmektir. Kanaatimce FB-GS rekabeti, her iki takımın da kimliğinde derin bir nefreti barındırmasının ötesinde düşmanına(!) bağımlılık duymakta, onsuz yapamamaktadır. Bu hastalıklı hal, her iki tarafın da çirkinlikte ısrar etmesi/yarışmasından beslenmiş, obezleşmiş ve sürdürülebilirlik kazanmıştır.
Yeni Eşik
GS'ın aldığı red kararıyla rekabet ve onun sonucu olan ödül, anlamını yitirmiş ve bu durumu tanımlayan sistem eşiği, GS tarafından aşılmıştır. Diğer bir deyişle; GS, eski rekabetçi günleri anlamlandıran sınırı/eşiği aşmış ve artık "öte" bir yerde durmaktadır. FB'ye yakışan onun yanında yer alarak bütün sistemi rehabilite edecek adımların atılmasına önayak/vesile olmaktır. Bakış açısı konusunda belirttiğim gibi bunu bir kurum olarak FB'den beklemek hakkımız. Üstelik bu davranışıyla FB, Basketbol Federasyonunun da önünü açacak belki de orta vadede spordan öte hayatın tüm alanlarında Türkiye Toplumunun daha dengeli, sevecen ve demokratik bir ortama kavuşmasında öncü bir misyon üstlenmiş olacaktır.
Biliyorsunuz, ancak 2.yi yenerek 1. olunur. Yoksa bürokratik yoldan elde edilen birinciliğe, grup lideri gibi bir şey demek daha uygun olur.
Teknisyen Bakış Açısı
Federasyon ve FB gibi hadiseye teknisyen bakış açısıyla yaklaşanlar, ellerinde kontrol listesi, koltuk altlarında mevzuat; olan biten rezilliği görmekten kaçınıyor, güvenliği sağladıkları/sağlayacakları vaadi ile GS'dan anlayış bekliyorlardı. Oysa büyük resme baksalar, ortalığı pislik götürdüğünü göreceklerdi. Yöneticisinden seyircisine (ki bunlar karşılıklı birbirini etkileyen/besleyen kitlelerdir) sürdürülemez bir çirkinliğin tarafı olanlarla nasıl baş edersiniz? Ya her seferinde rakibinizden daha fazla çirkeflik/pislik yapacaksınız, ya da hiç bu süreci devam ettirmeyip oyundan çıkacaksınız. İkinci yol, ödülü/şampiyonluğu değersizleştiren bir içerik taşır. Bu hiç savaş yapmadan bir bölgeyi ele geçiren askerlerin neden taşkınlık yaptıklarını da açıklar. Taşkınlık sırasında çıkacak olaylar, askerlerin savaş ve işgal eylemlerini meşrulaştırır, motivasyonlarının yersiz/gereksiz olmadığını ortaya koyar. Herkes bilirki, savaşsız, direnişsiz, şehitsiz alınan toprağın değeri yoktur. Bu şampiyonluğun bürokratik bir nitelik taşıması onun değersizleşmesi için yeter anlam ifade eder.
GS'ın çirkinlikte yarışmaktan kaçınarak ikici yolu seçmesi çok önemlidir. Böylelikle yeni bir fırsat ortaya çıkmış olup kanaatimce yalnız sporda değil, hayatın anlamsız zıtlaşmalar yaşanan pek çok alanında yeni bir paradigmanın doğduğunu ifade etmektedir.
Teknisyen bakış açısı, at gözlüklüdür, önündeki vidaya odaklıdır. O vidanın ne işe yaradığı, bunun büyük resimde ne ifade ettiği ile ilgilenmez. Yorumlara, tehdit ve fırsatlara kapalıdır. Horozun, "tavuk mu yumurtadan çıkar; yumurta mı tavuktan" ikilemi ile ilgilenmemesi gibi... Kötü/ilkel bir bakış açısı değildir. Yerine göre anlam taşır. Mesela hukukun temel bakış açısı böyledir. Eylemi, kitaba göre yargılar. Bu adam bu kadını öldürdü ama bu çocuklar ortada kaldı, şimdi ne olacak demez, adama cezayı verir. Başarılı bir darbe sonrası, iktidar sahipleri, eski yöneticileri mahkemeye getirdiğinde, yargıç, elinde tokmak herkesin sessiz olmasını isteyerek davayı açar.
Stratejik Bakış Açısı Bir de büyük resim dediğimiz, stratejik bakış açısına bakalım. "Bu nereye gidiyor? Biz neredeyiz? " sorularını sorar, eylemlerde anlam arar. Yorum, fırsat ve tehditleri önemser. Yönetici, girişimci, işadamı, bakışı budur. Darbe sonrası mahkeme örneğine dönersek bu yargılama, hayatın rutininde gelişmiş bir hukuki olay olmadığından büyük resimde iktidar sahiplerinin hukuku kullanarak mağlup rakiplerini tasfiye etmeleri olarak görünecek ve değersizleşecektir. O hukukçular da kınanacaktır. (Sami Selçuk'un anlamadığı budur.)
Kurum olma hasebiyle Federasyon ve FB'nin de stratejik bakış açısına sahip olmalarını beklerim. Sporda çirkinlik ve çirkefliğe müsaade edilmemesi yönünde GS yönetimince alınmış bu kararı destekleyerek büyük resimde sporun şiddetten arınmasına vesile olacaklar, şiddetle aralarına mesafe koymuş olacaklardı.
Kendini öteki üzerinden anlamdırmak
Toplum içinde yaşadığımızdan başkalarının varlığı bir nevi ayna işlevi görerek bizi yolda tutar, sapmalarımızı daha rahat ve çabuk görür hale geliriz. Ancak dengeyi bozarak kendini, giderek artan bir biçimde öteki üzerinden tanımladıkça başkasına/ötekine bağımlı hale geliriz. Burada denge oluşturmak, bağımlılık problemini sona erdirecektir. Öteki, bir dış referans olarak varlığımız kadar ihtiyaç duyduğumuz bir öznedir. Dış referansı sıfırlamak, kimseyi hatta kendi varlığını da umursamamak, çevre ile olan ilişkiyi sıfırlamak demektir. Diğer yandan dış referansa bağımlı olmak ise kendini değersizleştirmek, önemsiz hale getirmek, ayrı ve bağımsız bir birey olarak kendi varlığını inkar etmektir. Kanaatimce FB-GS rekabeti, her iki takımın da kimliğinde derin bir nefreti barındırmasının ötesinde düşmanına(!) bağımlılık duymakta, onsuz yapamamaktadır. Bu hastalıklı hal, her iki tarafın da çirkinlikte ısrar etmesi/yarışmasından beslenmiş, obezleşmiş ve sürdürülebilirlik kazanmıştır.
Yeni Eşik
GS'ın aldığı red kararıyla rekabet ve onun sonucu olan ödül, anlamını yitirmiş ve bu durumu tanımlayan sistem eşiği, GS tarafından aşılmıştır. Diğer bir deyişle; GS, eski rekabetçi günleri anlamlandıran sınırı/eşiği aşmış ve artık "öte" bir yerde durmaktadır. FB'ye yakışan onun yanında yer alarak bütün sistemi rehabilite edecek adımların atılmasına önayak/vesile olmaktır. Bakış açısı konusunda belirttiğim gibi bunu bir kurum olarak FB'den beklemek hakkımız. Üstelik bu davranışıyla FB, Basketbol Federasyonunun da önünü açacak belki de orta vadede spordan öte hayatın tüm alanlarında Türkiye Toplumunun daha dengeli, sevecen ve demokratik bir ortama kavuşmasında öncü bir misyon üstlenmiş olacaktır.
Sonuç
Başlangıç kısmında belirttik ama biraz daha uzaktan bakıp toparlayayım: Bence bundan sonra izlenecek üç yol var:
Birincisi hiç bir şey olmamış/değişmemiş gibi yapmak. Bunun mümkün olmadığını görüyoruz. GS, kararıyla şampiyonluğu değersizleştirdi. Çıtayı yükseltti. Rekabet eşiğini aştı. Herkes bunu biliyor, hissediyor.
Başlangıç kısmında belirttik ama biraz daha uzaktan bakıp toparlayayım: Bence bundan sonra izlenecek üç yol var:
Birincisi hiç bir şey olmamış/değişmemiş gibi yapmak. Bunun mümkün olmadığını görüyoruz. GS, kararıyla şampiyonluğu değersizleştirdi. Çıtayı yükseltti. Rekabet eşiğini aştı. Herkes bunu biliyor, hissediyor.
İkinci yol, bir ara yol aslında. Bilindiği gibi kelimeler, uygun seçilirse; vücutta, başarı duygusunu harekete geçiren seratonin hormonu salgılanmakta bu da insanın keyifli ve başarılı hissetmesine neden olmaktadır. Sıradan FB taraftarı, şimdilik şampiyonluk sandığı bu duyguyu yaşasın ama hormonal rezonans sükûnete erince kendi yönetici ve holiganlarını da sorgulasın, sahalardaki etik çıtanın yükselmesine katkıda bulunsun. Böylelikle eşiğin öteki tarafına geçsin. Herşeyi GS yönetici ve taraftarından beklemeyelim.
Üçüncü yol da sportif müsabakaları, sonuç odaklı görmek yerine süreç odaklı almak/değerlendirmek alışkanlığına geçmektir. Bu durumda FB yöneticileri, GS'ın rezervleri doğrultusunda temiz karşılaşmalar istediğini beyan etmeli ve bu ortamları hazırlamak için elinden geleni yapacağını taahhüt etmeli, her türlü holiganizme karşı çıktığını bildirmelidir. Bu çerçevede şampiyona maçı için Federasyona başvurmalı, yenilse bile buradan alacağı 2.liğin mevcut haliyle karşılaşma yapmadan elde ettiği şampiyonluktan daha değerli olduğunu bilmelidir. Bu yapıldığında Türkiye'de siyasetten ekonomiye, çalışma ilişkilerinden yerel yönetimlere herşey değişecek yepyeni bir paradigma ülkeye hakim olacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Murat Karayalçın
Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...
-
Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...
-
Orospu Çocuğu ifadesi, bugün yaygın olarak küfür maksatlı kullanılıyor: İtham edilen kişinin annesi, değersizleştirerek kişinin kendisinin d...
-
Türkiye'nin Almanya ile olan ilişkilerini, Cem Özdemir'in başrolünü oynadığı bir operasyon nedeniyle gergin bir boyuta taşımasını, T...