Davutoğlu, 12 Ekim Ankara Garı saldırısının hemen sonrasında en hakim olduğu dil olan Türkçenin nefret dili versiyonuyla devleti suçlayan Selahattin Demirtaş isimli sorumsuz siyasetçisini; Paris saldırısı karşısındaki tutumlarından dolayı Fransız aydınlarının ve Fransız basınının tepkisini örnek göstererek ders almaya davet etmiş.
Sevgili Başbakanım, siyasi kimliği taşıdığın sürece muhataplarından beklentilerin de siyasi olmalı, öyle değil mi? O zaman neden istifa etsin, özür dilesin demiyorsun da ders alsın diyorsun? Bu adam, çözüm sürecinde Hükümeti oyalayan; terör örgütüne kaynak sağlayan bir performansın sahibidir. Onu görünce aldatılmışlığımız, kayıplarımız geliyor aklımıza. Biz bu adamın görüntüsünü görmek, sesini duymak dahi istemiyoruz.
17 Kasım 2015 Salı
10 Kasım 2015 Salı
İyinin başlattığı zincirleme tepki
Avusturya kökenli Amerikalı psikolog Paul Watzlawick, iyideki kötü ismiyle dilimize çevrilen eserinde kötünün kendini sıfır toplamlı oyunları toplumda yayarak koruduğunu (olanı korumak adına vermemek/paylaşmamak, kayıp kaygısının ileri derecede kaybedene sevinmeyi pekiştirdiğini) ifade eder. Buna göre benim kaybım muhatabımın kazancı ya da tam tersidir. Bu fasit daireyi kırıp karşılıksız bir şey yapmaya kalktığınızda iyinin başlattığı zincirleme tepkinin de kötü gibi bulaşıcı olduğunu ve hayatı güzelleştirdiğini, bu kısa filmin çok güzel bir şekilde örneklediği gibi görüyoruz.
9 Kasım 2015 Pazartesi
Adalet duygusunu incitmek
14 yaşındaki madurun başına taşla vurup, bayıltarak tecavüz edip hamile bırakan şahsa, Türk Milleti adına "saygın tutum" indirimi uygulayan;
TRT sanatçısı Hatice Kaçmaz'ı, buluştukları parkta; evinden getirdiği bıçak ile 16 yerinden bıçaklayarak ölümüne sebebiyet veren şahsa; mahkeme tarafından cinayetin tasarlayarak değil "aşırı sevgiden" dolayı işlendiğine hükmedilerek Türk Milleti adına müebbet hapis cezası verildi; böylece sanık, af imkanları açık olmak üzere 30 yılı aşkın süre kesintisiz ceza yatmaktan kurtuldu;
Bu ve benzeri emniyet, yargı ve maliye (vergi, trafik) bürokrasisince verilen cezai kararların; toplumdaki adalet duygusunu inciterek milletle devletin arasını açmaya matuf nitelikli kararlar oldukları kanaatindeyim.
İşgüzarlık ederek bu cezaları tahakkuk ettiren bürokratların, usulünce sorgulanması ve verdikleri başka kararlarla da maduru değil faili ya da "haksız yere" devleti koruyan kararlarının tespit edilmesi halinde; "toplumda adalet duygusunu bilerek incitmek" ve bu yolla toplumsal barışa zarar vermeye çalıştığı tespit edilen bu bürokratların, görevlerinden süratle uzaklaştırılması ve yargılanması sağlanmalıdır.
Bunun bir büyük resim suçu, dolayısı ile hukuk tekniği dışı bir uygulama olma ihtimaline binaen (örneğin, sicilinde üçten fazla yukarıdakine benzer majör nitelikli hatalı karar bulunan bürokrat esnafını, sistem dışına atacak mekanizmaların ivedilikle kurulması,) gerekli yasal düzenlemelerin yapılması, bu toplumun huzurunu ve mutluluğunu tesis etme bakımından elzemdir.
TRT sanatçısı Hatice Kaçmaz'ı, buluştukları parkta; evinden getirdiği bıçak ile 16 yerinden bıçaklayarak ölümüne sebebiyet veren şahsa; mahkeme tarafından cinayetin tasarlayarak değil "aşırı sevgiden" dolayı işlendiğine hükmedilerek Türk Milleti adına müebbet hapis cezası verildi; böylece sanık, af imkanları açık olmak üzere 30 yılı aşkın süre kesintisiz ceza yatmaktan kurtuldu;
Bu ve benzeri emniyet, yargı ve maliye (vergi, trafik) bürokrasisince verilen cezai kararların; toplumdaki adalet duygusunu inciterek milletle devletin arasını açmaya matuf nitelikli kararlar oldukları kanaatindeyim.
İşgüzarlık ederek bu cezaları tahakkuk ettiren bürokratların, usulünce sorgulanması ve verdikleri başka kararlarla da maduru değil faili ya da "haksız yere" devleti koruyan kararlarının tespit edilmesi halinde; "toplumda adalet duygusunu bilerek incitmek" ve bu yolla toplumsal barışa zarar vermeye çalıştığı tespit edilen bu bürokratların, görevlerinden süratle uzaklaştırılması ve yargılanması sağlanmalıdır.
Bunun bir büyük resim suçu, dolayısı ile hukuk tekniği dışı bir uygulama olma ihtimaline binaen (örneğin, sicilinde üçten fazla yukarıdakine benzer majör nitelikli hatalı karar bulunan bürokrat esnafını, sistem dışına atacak mekanizmaların ivedilikle kurulması,) gerekli yasal düzenlemelerin yapılması, bu toplumun huzurunu ve mutluluğunu tesis etme bakımından elzemdir.
7 Kasım 2015 Cumartesi
Türk Bankalarının Dış Borç Sorunu
Merkez
Bankası Başkanı Erdem Başçı, Türk Bankalarının, özellikle bugünlerde;
Avrupa'dan üç yıldan uzun vade ve olağanüstü düşük faizlerle borçlanmalarının
mümkün olduğunu söylüyor. "Bunu yaparlarsa ülkemizin bankacılıktan
kaynaklanan kısa vadeli borçları azalacak, yok yapmazlar ve 1-2 yıllık
borçlanmaya devam ederlerse zorunlu karşılıkları yükselttik, o zaman da Merkez
Bankasının döviz rezervlerini artıracaklar. Neden bankacılık sektörüne odaklı
gidiyoruz? Çünkü banka dışı reel kesimin borcu zaten uzun vadeli."
ABD'nin uzun
vadeli faizleri, USD bazında %2 civarında. Almanya'nın borçlanma faizleri de
Avro bazında %0,5 dolayında. Bunun üstüne ne kadar risk primi koyarsanız koyun,
Türkiye için çok cazip oranlar bunlar. Bu daha önce olmayan yeni bir durum.
Bankalarımız 3 yıldan uzun vadeli borçlanmaya başladılar bile. Bankalarımızın
bir yıla kadar bütün kısa vadeli borçlarının tamamını gelip Merkez Bankasından
borç almaları için de yeteri kadar bir pencere açtık. Dolayısı ile borcu
döndürmeyle ilgili hiçbir sorunları yok.
Erdem Başçı:
Zorunlu karşılıklara; iyi zamanlarda, bolluk zamanlarında faiz ödemiyorduk. Şimdi
kademeli olarak hem yabancı para bazındaki zorunlu karşılıklara hem de TL bazındaki
karşılıklara faiz ödemeye başladık. Yabancı para bazında da aslında FED’in
kararlarına doğrudan bağladık bunu. Orada FED, 25’ten 50 baz puana çıkacak olsa
biz de hemen bankalarımıza ödediğimiz yabancı para bazındaki karşılıklar için 50’ye
yakın bir yere çıkacağız. Şu anda 0,24 ödüyoruz, 0,25’in hemen altında. 50’ye
çıkarlarsa da 50’ye yakın bir zorunlu karşılık faizi ödeyeceğimizi, 18 Ağustos’taki
toplantımızda açıklamıştık. Bu yumuşatıcı, dengeleyici bir karar.
5 Kasım 2015 Perşembe
Marilyn Atkinson'dan mutluluğun ipuçları
Ericsson Enstitüsü Başkanı Marilyn Atkinson'dan mutluluğun ipuçları
Mutluluk, iki temel üzerine kuruludur: Biri denge, diğeri esneklik.
Yaşamdan keyif aldığını ve mutlu olduğunu söyleyen, bunu ifade eden insanları incelediğimizde, gününün bir kısmını fizikselliklerini yaşamaya ayıran insanlar olduklarını gördük.
Bedenlerini koruyorlar ve formda tutmaya çalışıyorlar.
Günlerinin bir kısmını öğrenmeye ayırıyorlar. Özellikle hayalleri ile hedefleri etrafında çalışıyorlar. Üçüncü olarak içtenlikle diğer insanlarla gerçekten güçlü bir deneyimi paylaşabilecek anlar yaratmak üzere yaşıyorlar. Mutlu insanların sırrı, o anda yaşamayı başarıyor olmalarıdır. Bu yüzden, onlarla birlikte olan insanlar da bu mutluluğu yaşıyorlar.
Son olarak ise gün içinde harcadıkları zamanın bir bölümünü de, katkı sağlamaya yönelik değerlendiriyorlar.
Yaşamda iz bırakan, fark yaratacak bir alanı seçmiş olmaları ve bu alanda da bir şeyler yapıyor olmaları, onların mutlu olmalarını sağlıyor. gerçek anlamda, "ben yaşamımda mutluyum" diyebilen insanların yaşamını incelediğimizde, bu dört alanın hepsine bir gün içerisinde zaman ayırdıklarını görüyorsunuz.
Hangi konuda çalışıyorsak çalışalım, istediğimiz şeylere ulaşabilme yetimizi ve bununla birlikte yaratıcılık potansiyelimizi harekete geçirmiş oluyoruz. Aynı zamanda da yaşamımızı başkaları için bir farklılık, bir değer yarattığını deneyimlemeye ihtiyacımız var. Bu böylece uzun vadeli katkıyı da getiriyor.
Kişi, yaşamın bu dört alanından hangisine daha çok odaklandığını fark ediyorsa, diğer az odaklandığı alanların yollarını aramalı. Bunun için düşünme sistemini koçlukla birlikte geliştirebilir. Bu, az önce mutluluğu tanımlarken sözünü ettiğim dengeyi oluşturabilir ve bu bir davranışa dönüşür. Koçların görevi de, insanların bu davranışlarını geliştirmesine ve adeta ışıldayarak ortaya çıkmasına katkı sağlamaktır.
Kolejliler Dergisi, Temmuz 2008, sh.44
http://www.ericksontr.com/wp-content/upload/kolejliler-temmuz-08-dr-marilyn-atkinson-roportaji.pdf
Mutluluk, iki temel üzerine kuruludur: Biri denge, diğeri esneklik.
Yaşamdan keyif aldığını ve mutlu olduğunu söyleyen, bunu ifade eden insanları incelediğimizde, gününün bir kısmını fizikselliklerini yaşamaya ayıran insanlar olduklarını gördük.
Bedenlerini koruyorlar ve formda tutmaya çalışıyorlar.
Günlerinin bir kısmını öğrenmeye ayırıyorlar. Özellikle hayalleri ile hedefleri etrafında çalışıyorlar. Üçüncü olarak içtenlikle diğer insanlarla gerçekten güçlü bir deneyimi paylaşabilecek anlar yaratmak üzere yaşıyorlar. Mutlu insanların sırrı, o anda yaşamayı başarıyor olmalarıdır. Bu yüzden, onlarla birlikte olan insanlar da bu mutluluğu yaşıyorlar.
Son olarak ise gün içinde harcadıkları zamanın bir bölümünü de, katkı sağlamaya yönelik değerlendiriyorlar.
Yaşamda iz bırakan, fark yaratacak bir alanı seçmiş olmaları ve bu alanda da bir şeyler yapıyor olmaları, onların mutlu olmalarını sağlıyor. gerçek anlamda, "ben yaşamımda mutluyum" diyebilen insanların yaşamını incelediğimizde, bu dört alanın hepsine bir gün içerisinde zaman ayırdıklarını görüyorsunuz.
Hangi konuda çalışıyorsak çalışalım, istediğimiz şeylere ulaşabilme yetimizi ve bununla birlikte yaratıcılık potansiyelimizi harekete geçirmiş oluyoruz. Aynı zamanda da yaşamımızı başkaları için bir farklılık, bir değer yarattığını deneyimlemeye ihtiyacımız var. Bu böylece uzun vadeli katkıyı da getiriyor.
Kişi, yaşamın bu dört alanından hangisine daha çok odaklandığını fark ediyorsa, diğer az odaklandığı alanların yollarını aramalı. Bunun için düşünme sistemini koçlukla birlikte geliştirebilir. Bu, az önce mutluluğu tanımlarken sözünü ettiğim dengeyi oluşturabilir ve bu bir davranışa dönüşür. Koçların görevi de, insanların bu davranışlarını geliştirmesine ve adeta ışıldayarak ortaya çıkmasına katkı sağlamaktır.
Kolejliler Dergisi, Temmuz 2008, sh.44
http://www.ericksontr.com/wp-content/upload/kolejliler-temmuz-08-dr-marilyn-atkinson-roportaji.pdf
24 Ekim 2015 Cumartesi
Cerahat Cemaati
Bugün cerahat cemaati olarak adlandırdığımız grup, İslam'ın amel boyutunda; diğer müslüman gruplarıyla tamamen, itikat boyutunda ise büyük oranda "giderek daha farklı" özellikler taşımaktadır. Henüz kelimelere dökülmemiş bu itikadi farklılıklar, bu cemaat üyelerini birarada tutmaya yettiği izlenimi veren bir dizi sır içeriyor. Bunlar, Hocalarına özel durumlar atfediyorlar: Mehdi olması, Allah ve Peygamber Efendimiz ile -haşa- görüşüyor, mukabelede bulunabiliyor olması gibi. Dolayısı ile kendi aralarında Hocalarından gelen bilgiler, başka fanilere ait "boş zaman üretimler i" gibi düşünülmüyor.
Rahmetli Bediüzzaman da "...(yağmur) yağıyor, (yazı) yazıyorum deme, (yağmur) yağdırılıyor, (yazı)yazdırılıyor de..." gibi temelde insan nefsini aradan çıkararak gelişecek olası bir kibri yok etmeyi ve güzellikleri Rahman'ın yarattığına dikkat çekmeyi hedefleyen beyanlar kullanmıştı. Bu grubun elemanları da kendi Hocalarının görüşleri için "bunlar, Allah ya da Peygamber Efendimizin filtresinden geçmiş ifadelerdir" diyerek kendi itikatlarını Ehlisünnet dışı bir yörüngeye oturtmaktadırlar.
Bunların dünya hayatında düzgün bir yaşantı örneği vererek Allah'ın rızasını kazanmanın ötesinde; islami geleneğin yakın tarihte kesintiye uğraması nedeniyle yirmi yıl önce sorulduğunda belki tereddüt ederek benzer cevap vereceğimiz ancak artık cevabından emin olduğumuz, Ehli Sünnet dışı bir ilham olan, "Allah'ın dünya iktidarına" giden bir yol hedefleri bulunmaktadır. Ancak bu yol, işitme engellilerin kullandığı alfabeye benzer bir başka işaret dili ile iletişime aracılık ettiğinden grup dışı kesimlerce anlaşılamamakta; buna karşılık kendi aralarında yeterince anlam ifade etmektedir.
Hocaları sonuca giden her yolun mübah olduğu ilkesinden hareket etmekte ve her türlü İslami konuda kolayca haram çizgilerini ihlal ederek örneğin tesettürü, içki içmeyi, oruç yemeyi, toplum içinde namaz kılmamayı, kimliği üzerinden münafık davranmayı (saklambaç oynamayı), amaca giden yolda meşru hatta bir gereklilik saymakta ve cemaatindeki sayısı onbinleri bulan, her biri yarın ahirette hesap verdiğinde kendisini suçlayacak insanlara, "ben bunları tanımıyorumki, hepsine ben mi emir vermişim, yok öyle şey" diyerek kurtulacağını sanmaktadır. Kalpleri bilen Allah, suçun teknik düzeyde mi, amigoluk düzeyinde mi işlendiğini de bilir, ikisine de gerekli muameleyi yapar. Dünyadan biraz farklı bir yer orası.
Eğitim çağında bizzat aileleri tarafından binbir türlü iyiniyetle bu cemaatin öğretim kurumlarına götürülen çocuklar, iyi bir öğretimle cemaatin stratejik planının öngördüğü ihtiyaçlar doğrultusunda ailelerinden uzaklaştırıldılar, meslekler ve yeni bir Mankurt kimliği kazandılar. Abiler, ablalar, burs verip, "adam ettikleri", kişisel dönüşümünü gerçekleştirdikleri bu çocuklara, kendi cemaatleri dışındaki kimseye güvenmemeleri hususunda da hipnotik ayarı verdiklerini biliyoruz. Bunlar, her şey olup bittiğinde ortaya saçılan kötülükleri sahiplenme konusunda bir tereddüt yaşamadılar. Paralel Yapı denilen karşıdevrim hareketinin adamlarını kardeş bildiler, onlara yardım ve yataklık ettiler. Benim bunlarda görüp de şaşıracağım bir fiil, bir söz kalmadı. Bunları kazanmak gibi bir derdim de olmayacak. Bunu batık maliyet metaforuyla izah edebilirim. Batık maliyet, gidenin gitmiş olduğunun kabulü, gideni getirmek yönlü her türlü girişimin kendisinin de gideceğini öngörmeyi gerektirir. Soğuk bir yemektir ancak başka türlüsü yarayı kangrene çevirecek sürece yaklaştırır. Demem budur! O yangına dökecek kaynağı olan varsa elini tutmam, engel olmam, herkes dostunu düşmanın seçmekte özgürdür.
Rahmetli Bediüzzaman da "...(yağmur) yağıyor, (yazı) yazıyorum deme, (yağmur) yağdırılıyor, (yazı)yazdırılıyor de..." gibi temelde insan nefsini aradan çıkararak gelişecek olası bir kibri yok etmeyi ve güzellikleri Rahman'ın yarattığına dikkat çekmeyi hedefleyen beyanlar kullanmıştı. Bu grubun elemanları da kendi Hocalarının görüşleri için "bunlar, Allah ya da Peygamber Efendimizin filtresinden geçmiş ifadelerdir" diyerek kendi itikatlarını Ehlisünnet dışı bir yörüngeye oturtmaktadırlar.
Bunların dünya hayatında düzgün bir yaşantı örneği vererek Allah'ın rızasını kazanmanın ötesinde; islami geleneğin yakın tarihte kesintiye uğraması nedeniyle yirmi yıl önce sorulduğunda belki tereddüt ederek benzer cevap vereceğimiz ancak artık cevabından emin olduğumuz, Ehli Sünnet dışı bir ilham olan, "Allah'ın dünya iktidarına" giden bir yol hedefleri bulunmaktadır. Ancak bu yol, işitme engellilerin kullandığı alfabeye benzer bir başka işaret dili ile iletişime aracılık ettiğinden grup dışı kesimlerce anlaşılamamakta; buna karşılık kendi aralarında yeterince anlam ifade etmektedir.
Hocaları sonuca giden her yolun mübah olduğu ilkesinden hareket etmekte ve her türlü İslami konuda kolayca haram çizgilerini ihlal ederek örneğin tesettürü, içki içmeyi, oruç yemeyi, toplum içinde namaz kılmamayı, kimliği üzerinden münafık davranmayı (saklambaç oynamayı), amaca giden yolda meşru hatta bir gereklilik saymakta ve cemaatindeki sayısı onbinleri bulan, her biri yarın ahirette hesap verdiğinde kendisini suçlayacak insanlara, "ben bunları tanımıyorumki, hepsine ben mi emir vermişim, yok öyle şey" diyerek kurtulacağını sanmaktadır. Kalpleri bilen Allah, suçun teknik düzeyde mi, amigoluk düzeyinde mi işlendiğini de bilir, ikisine de gerekli muameleyi yapar. Dünyadan biraz farklı bir yer orası.
Eğitim çağında bizzat aileleri tarafından binbir türlü iyiniyetle bu cemaatin öğretim kurumlarına götürülen çocuklar, iyi bir öğretimle cemaatin stratejik planının öngördüğü ihtiyaçlar doğrultusunda ailelerinden uzaklaştırıldılar, meslekler ve yeni bir Mankurt kimliği kazandılar. Abiler, ablalar, burs verip, "adam ettikleri", kişisel dönüşümünü gerçekleştirdikleri bu çocuklara, kendi cemaatleri dışındaki kimseye güvenmemeleri hususunda da hipnotik ayarı verdiklerini biliyoruz. Bunlar, her şey olup bittiğinde ortaya saçılan kötülükleri sahiplenme konusunda bir tereddüt yaşamadılar. Paralel Yapı denilen karşıdevrim hareketinin adamlarını kardeş bildiler, onlara yardım ve yataklık ettiler. Benim bunlarda görüp de şaşıracağım bir fiil, bir söz kalmadı. Bunları kazanmak gibi bir derdim de olmayacak. Bunu batık maliyet metaforuyla izah edebilirim. Batık maliyet, gidenin gitmiş olduğunun kabulü, gideni getirmek yönlü her türlü girişimin kendisinin de gideceğini öngörmeyi gerektirir. Soğuk bir yemektir ancak başka türlüsü yarayı kangrene çevirecek sürece yaklaştırır. Demem budur! O yangına dökecek kaynağı olan varsa elini tutmam, engel olmam, herkes dostunu düşmanın seçmekte özgürdür.
22 Ekim 2015 Perşembe
Mülteci ve Empati
Türkiye'ye 1980'lerden bu yana göç eden topluluklar hakkında kaleme aldığım bir yazıda: Bosna ve Bulgaristan muhacirleri, Irak ve Suriye göçmenlerinden bahsetmiştim.
Bir arkadaşım, Bulgaristan muhacirleri ifadesinin yanlış olduğu ve düzeltilmesi gerektiğini söyleyince şaşırdım. Beni, soydaş kelimesini kullanmam hususunda uyarmak istiyormuş.
Ataerkilliğin nerelere kadar uzandığına güzel bir örnek oldu bu uyarı. Bulgaristan muhaciri ile Bulgaristan soydaşı. Aynı mazlum kitlenin iki farklı adlandırması. O arkadaş nezdinde bu ifadelerden muhacir olanı uzak, soydaş olanı yakın anlamına sahip. Pek Müslümanca görünmese de nasıl bir kırılma, ama?
Konuşma, Türkiye'nin Suriye'den aldığı mültecilere kaydı. Arkadaşım, üstelik de yurt dışında yaşayan biri olarak Türkiye'nin 3 milyon mülteciyi kabul etmekle hata yaptığını, son Avrupa Birliği görüşmeleri ile belki de bu kabulün Hükümetin AB'den alacağı para için bir vesile olarak gördüğü yorumu ile devam etti.
Şayet, 3 milyon mülteci için bir referandum yapılırsa sonuç, Hükümetin istediği biçimde çıkmazmış.
Anlıyoruzki, yurt dışında yaşadığı için yurdundan sürgün olmuş bir mülteci ile kolayca empati kurmasını beklediğimiz insanlar bu temel özdeşlik duygusunu geliştirmekten mahrum kalabiliyorlar. Ya da siyasi yaklaşımları, vicdanlarının sesini bastırıp öncelikli düşünce haline gelebiliyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Murat Karayalçın
Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...
-
Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...
-
Orospu Çocuğu ifadesi, bugün yaygın olarak küfür maksatlı kullanılıyor: İtham edilen kişinin annesi, değersizleştirerek kişinin kendisinin d...
-
Dr. Faruk Saleem isimli ve Pakistanlı olduğunu sandığım bir yazardan Hasan Arpacı Bey'in facebook'ta yaptığı geniş alıntıya kayıtsı...