11 Şubat 2015 Çarşamba

Mevlüt Bayraktaroğlu Anekdotları-1

BİRİNCİ ANEKDOT
Çalıştığı dönemde kurumun en güzel kızlarından biriydi. İşini değiştirdi ve bir banka şubesinde kredi kartı sorumlusu olarak çalışmaya başladı. İşini yapmak üzere gittiği bir televizyon kanalında, tanınmış bir şovmenden çıkma teklifi aldı. Bu, güvenilir bir yorum almak için yeterli nedendi: Mevlüt'ü aradı. Kızların baba şevkati gördüğü biri olan Mevlüt, hikayeyi bütün ayrıntılarıyla dinledikten sonra tavsiyesini verdi: Tanırım öylelerini dedi, skorel tiplerdir bunlar. Sen onun için n+1'sin, yani bir sonra gelen. Senden sonra gelen de olacaktır, senden önce gelenler olduğu gibi. Önemsenecek bir teklif olarak durmuyor yani. Şutla GİTSİN!!!

İKİNCİ ANEKDOT
90'lı yılların başında faizsiz finans kurumunda çalışmanın bir zorluğu, kar payı ile faiz arasındaki niceliksel benzerliğin niteliksel olarak da var olduğuna dair sığ ve yanlış algının, müşterilerin bir kısmı tarafından sırf bizi incitmek için imkan buldukça kullanılmasıydı: Çeşitli vade ve taksit seçeneklerini yazdığımız tekliflerimizi, kendilerince aleyhimize delil olarak kullanmak isteyenler, teklif setini gösterip: "faizi kaç bunun" diye sorarlardı. Mevlüt 'ün bu tarz sorulara standart cevabı, "arktanjant 13" olurdu. Trigonometrik bir ifade olan arktanjant 13, elbette sorunun cevabı olmaktan çok, sorunun kendisini anlamsız kılmaktaydı. Çoğu zaman müşteri beklemediği bu cevabı anlayamaz, mealen sorusunu yinelerdi: Pardon? Bu durumda Mevlüt 'de, kendinden emin bir ses tonu ile cevabı tekrar ederdi: arktanjant 13. Bu ısrar karşısında müşteri, haaaa... jesti ile mevzuyu kapatırdı.

7 Şubat 2015 Cumartesi

Güftesi Yahya Kemal Beyatlı'ya ait bestelenmiş şarkılar


1- Nesrin Sipahi > Endülüste Raks

 

2- Müslüm Gürses > Sessiz Gemi
 
 
3- Gönül Aköz > Körfezdeki Dalgın Suya Bir Bak Göreceksin

4- Muazzez Ersoy > Dönülmez Akşamın Ufkundayız


5- Umut Akyürek > Sana dün bir tepeden baktım Aziz İstanbul

6- Elif Ömürlü Uyar > Kandilli yüzerken uykularda





28 Ocak 2015 Çarşamba

İktidar Tasarımları ve Allah'ın Tasarrufu


Yorumsuz üç olay sıralıyorum aşağıya. Hepsi de yaşanmış gerçek olaylar:

BİRİNCİ OLAY
Altın Orda Devletinin yöneticisi Tokta Han (1291-1313), ölümünden önce oğlu İlbasar’ı rakipsiz veliaht yapabilmek için sülalesi olan Batu (Sayın) Han evlâdından herkesi öldürtmüştür. Fakat İlbasar kendisinden önce ölünce Sayın Han ailesinin sona erme tehlikesi ortaya çıkmıştı. Ancak Tokta’nın öldürttüğü kardeşi Tuğrulca’nın öldürülmesi sırasında gebe olan Gelin Beyalun, kısa bir müddet sonra doğan oğluna Özbek adını vermiş ve onu ölümden kurtarabilmek için Kabartay ülkesinde yakını olan İnal Beğ’in yanına göndermişti. İlbasar’ın ölümünden sonra bu durumdan haberdar olan Tokta Han, yakın emirlerini, derhal şehzadeyi getirmek üzere vazifelendirmiştir. Beyler Özbek Han’ı alıp döndükleri zaman Tokta Han ölmüş ve Özbek de 14 yaşındayken tahta çıkmıştır. Özbek Han gençken tahta çıksa da onun döneminde Altın Orda, adına yakışır bir şekilde “altın dönemi”ni yaşamıştır. Onun zamanında bütün ülkede İslamiyet yayılmış, ülkede imar işleri hız kazanmış, şehirlerde cami ve medreseler inşa edilmiştir.

İKİNCİ OLAY
Özbek Han’dan sonra büyük oğlu Tinibek Han kısa bir süre (1341-1342) hüküm sürmüştür. Ardından tahta Canibek Han (1342-1357) çıkmışsa da zat-ı alileri, kendi emirlerinden olan Tulubay’ın kışkırtmasıyla oğlu Berdibek tarafından öldürülmüştür. Bununla yetinmeyen Berdibek, Emir Tulubay’ın tavsiyesi üzerine tehdit odağını abartmış ve 12 kardeşini de öldürerek kendince iktidarını güven altına almıştır. Bu defa tehdit, ailesi dışında örgütlenmiş ve tam yedi tane Han, rakip olarak ortaya çıkmış ve fakat başarılı olamamıştır. Bunca mücadeleden sonra oğlunu paşalar gibi tahta oturtmayı hedefleyen Berdibek, oğlunun kendisinden önce ölmesi gibi hiç beklemediği bir durumla şoklanınca kendisini içkiye vermiş ve bu düşkünlüğü yüzünden üç yıllık saltanatı müteakip vefat etmiş, böylece Batu (Sayın) Han sülalesi sona ermiştir.

ÜÇÜNCÜ OLAY
Augustus’un çocuğu olmadığından kendisinden sonra Roma tahtına geçecek kişinin kim olacağı bir sorun olmuştu. Önceleri tahtın vârisinin kendisinin de mensup olduğu Iulius soyundan olmasını istiyordu. Üçüncü evliliğinde, karısı Livia’nın önceki kocasından olan iki erkek çocuğu (Tiberius ve Drusus) kendisine vâris göstermek istemiyordu. Onların yerine kız kardeşi Octavia’nın oğlu Marcellus’u vâris olarak seçti ve onu kızı Iulia ile evlendirdi. M.Ö. 23’te Augustus ciddi olarak hastalanıp öleceğini düşündüğünde iktidar yüzüğünü Marcellus’a değil fakat en yakın dostu Agrippa’ya verdi. Bu da Augustus’un Marcellus’u istemediğini gösteriyordu. Marcellus’un bir süre sonra ölmesi üzerine, Augustus Agrippa’yı karısından ayırarak kızı Iulia ile evlendirdi. Agrippa ve Iulia’nın üç erkek, iki de kız çocukları oldu. Augustus en büyük iki erkek çocuğu, Gaius ve Lucius’u evlat edindi. M.Ö. 12’de Agrippa öldü. Augustus, karısı Livia’nın oğlu Tiberius’u karısından ayırarak, dul kalan kızı Iulia ile evlendirdi. Böylece Tiberius, bir anlamda Gaius ve Lucius’un hamisi oluyordu. Taht entrikalarından rahatsız olan Tiberius, siyasi yaşamdan ayrılarak Rhodos’a çekildi. Ancak bir süre sonra Lucius ve Gaius’un iki yıl arayla ölmeleri üzerine Augustus, Tiberius’u evlat edinerek ona 10 yıllığına tribunica potestas yetkisi verdirdi (M.S. 4). Böylece karısı Livia’nın önceki evliliğinden olan üvey oğlu Tiberius, Roma tahtının en güçlü vârisi oldu. Bu sırada 70 yaşına yaklaşan Augustus artık devlet işlerinde fazla yer almamaya başladı. İktidarı zamanında yaptığı başarılı icraatları (Res Gestae) kaleme aldı; tunç direklere yazılı olan bu icraat yazıtı kendisi için yaptırdığı mezar anıtının (mausoleum) girişine konuldu. Bir kopyası da Ankara’da Hacı Bayram Cami’nin bulunduğu yerdeki Roma-Augustus Tapınağı duvarına kazınmış olarak yer almaktadır.

3 Ocak 2015 Cumartesi

Morisco'lar

İbnü’l-Ahmer olarak bilinen Muhammed b. Yusuf, Gırnata’da 1238’de ‘emîrü’l-müslimîn’ unvanı ve ‘Gâlib-Billâh’ lakabıyla biat alıp Nasrîler hanedanını kurdu. Endülüs’te Müslümanların hâkimiyetindeki son devlet olan ve yaklaşık 250 yıl hüküm süren Nasrîler, kurucusuna ve kurulduğu yere nispetle Gırnata Benî Ahmer Devleti adıyla da anılır.

25 Ekim 1491 tarihli antlaşma gereği İspanyollar 3 Ocak 1492’de Gırnata’ya girdiler. Böylece Müslümanların Endülüs’teki son bağımsız devleti ortadan kalktı.
1492’de Nasrîlerin yıkılmasından sonra Hıristiyan krallıkların hâkimiyetinde yaşayan Müslümanlar için İspanyolca Müslüman anlamındaki ‘morisko’ tabiri kullanılmaktadır.

Başpiskopos Talavera, kendisini yumuşak bir şekilde Müslümanlara Hıristiyanlık inancını anlatmaya adamıştı. Bir başka din adamı Jimenez, izleyen dönemde Müslümanların sürgün edilmeleri ya da Hıristiyan olmayı kabul etmeleri fikrini dönemin idarecilerine benimsetti. Moriskolar üzerindeki baskısını günden güne artıran Kastilya, 1567’de çıkardığı kanunlarla moriskoların Arapça konuşmalarını yasaklamış, Cuma ve bayram günleri evlerin kapılarının açık olma zorunluluğu getirilmiş, çocukların Hıristiyan okullarına gönderilme mecburiyeti getirilmişti. Bunun sonucu olarak Müslümanların en ciddi isyanı 1568-1570 yılları arasında Granada’da görüldü. Alpujarras İsyanı olarak bilinen isyan şiddetle bastırıldı. Osmanlı kuvvetlerinin bu yıllarda İspanya kıyılarını vurması ve İspanya karşısında Osmanlı-Fransız ittifakının oluşturulmaya çalışılması da İspanyol krallıkları tedirgin ediyordu. Uzun yıllardan beri morisko meselesiyle uğraşan İspanyol krallıklar, bir türlü üstesinden gelemedikleri bu meselede kesin çözümün moriskoların sürgün edilmesi yoluyla olacağı fikrine vardılar.
Nihayet bu fikir uygulamaya konuldu. III. Philip döneminde (1598-1621) moriskoların tamamen sürgün edilmeleri için peş peşe fermanlar yayınlandı. 1609 yılında Valencia’nın yayınladığı bir sürgün fermanında, moriskoların üç gün içinde krallık topraklarından ayrılmalarını öngörüyordu.
1609-1614 yılları arasında İspanyol krallıklarının topraklarında yaşayan yüz binlerce morisko sürgün olarak topraklarından ayrıldı. Bu sayının 600 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Moriskoların bazıları kraliyet gemileriyle, bazıları ise kendi kiraladıkları yelkenlilerle Kuzey Afrika’ya geçtiler. 1614 yılından sonra da İspanyol krallıklarında kimliklerini gizleyerek yaşamaya devam eden moriskoların varlığı da bilinmektedir. Zamanla sayıları azalsa da, İspanyol belgelerinin verdiği bilgilerden moriskoların XVIII. yüzyılın sonuna kadar Kastilya’da gizlice yaşamaya devam ettikleri anlaşılmaktadır.
Endülüs Müslümanlarının Kuzey Afrika’ya Göçü ve Osmanlı Yardımı
II. Bayezid, Papalık, Kastilya ve Aragon’a elçiler göndererek diplomatik yolla durumun önüne geçmeye çalıştı. Ayrıca 1487 yılında Kemal Reis’in başında olduğu Osmanlı donanması İspanya kıyılarını vurdu. Fakat gerek Osmanlı’nın o dönemde Endülüs’e yardım ulaştıracak seviyede deniz gücüne sahip bulunmayışı ve gerekse Cem Sultan meselesinin Osmanlı’yı meşgul ediyor oluşu, istenen seviyede yardımın Endülüs’e gönderilmesine engel olmuştur.
1502’de Sultan II. Bayezid’in huzuruna çıkan Endülüslü elçi, İspanyolların Endülüs Müslümanlarına yaptıkları zulümleri anlatan bir ağıt sundu. Bunun üzerine 1505 yılında Kemal Reis’in başında bulunduğu donanma yeniden gönderilerek İspanya kıyıları vuruldu. Bu sefer dönüşünde Kemal Reis çok sayıda moriskoyu Kuzey Afrika ve İstanbul’a taşıdı. Bununla birlikte Osmanlı’nın Endülüs Müslümanlarına daha büyük yardımı, Osmanlı hizmetindeki Hayreddin (kızıl sakallı oluşundan İspanyollar tarafından “Barbaros” olarak adlandırılan) ile olmuştur. Onun 1529 yılında 70.000 moriskoyu Cezayir’e naklettiği bilinmektedir. Barbaros Hayreddin Paşa’nın bu yardımları dolayısıyla moriskolar 1541’de Kanuni Sultan Süleyman’a gönderdikleri bir mektupla teşekkürlerini bildirmişlerdir.
Fransa üzerinden Avrupa’nın çeşitli bölgelerine yerleşmiş olan moriskoların Osmanlı topraklarına ve Kuzey Afrika’ya yerleştirilmesi için de gayret edildi. Özellikle I. Ahmed zamanında elçiler gönderilerek Fransa ve Venedik’teki moriskoların güvenli bir şekilde İslâm topraklarına taşınmaları sağlandı. İstanbul, Selanik, Bursa, Adana ve Anadolu’nun diğer şehirlerine yerleştirildiler. Moriskoların yerleştikleri bölgelerin idarecilerine fermanlar gönderilerek beş sene boyunca moriskolardan vergi alınmaması emri gönderildi.

 

 

27 Aralık 2014 Cumartesi

14 Aralık Tahşiye Soruşturması Notları

İddialı, ego merkezli bir örgüt adı olarak Tahşiye kelimesinin seçilmesi, en az Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Örgütü adı kadar saçma ve kullanışsız görünüyor. Tahşiye, dipnot demek, çünkü.

Yazıdan bağımsız, tek başına bir "dipnot" fikri, garip olacağından; tahşiye, yazının ardılı ve anlam itibariyle -yazıya göre-ikincil önemdedir. Buradan hareketle, Tahşiye adını alan grubun, kendini bu "gerçeğe" uygun konumlandırdığını düşünüyorum. Yani kendilerine koydukları ad ile mütevazı davranıyor  ve asıl ilgiyi, ilgilendikleri metne (Risaleyi Nur’a) yansıtıyorlar.
--------------------------------

Sahibi olduğu medya organlarında 14 Aralık 2014 günü yapılan Tahşiye Soruşturması ile kendini akıllı; başkalarını salak yerine koymaya cüret eden ve tüm gücünü olguları çarpıtıp yanlış algılar oluşturmaya harcayan ekibe; bütün bu çabalarının büyük resimde tasfiye edilmekte olan topluluğu dağılmaktan ve normalleşmeye dönüşmekten kurtarmaya yetmeyeceğini öngörerek aşağıdaki fıkrayı gönderiyorum:

Temel İstanbul'da birisini öldürmüştür.
Yapılan duruşmada yargıç sorar:
- Anlat bakalım, neden elini kana buladın?
Temel cevap verir:
- Samsun'dan açıldık, derken hava patladı, geri dönmek zorunda kaldık. Ertesi gün tekrar Samsun'dan bindik vapura, açıldık denize, hava bozdu döndük Samsun'a....
Konuşma aynı şekilde üç dört defa tekrarlanır. Yargıç bakar ki, açılıp dönmeler hiç bitmek bilmiyor. Kızar:
- Bırak Samsun'u ... İstanbul'a gel İstanbul'a...
Temel:
- Yağma yok sayın yargıç İstanbul'a geleyim de asın beni değil mi?






 

21 Aralık 2014 Pazar

Benim Şarkılarım (3)

1. Gece Yolcuları  -  Unut Beni



2. Gece Yolcuları  - Hüzün



3. Gece Yolcuları - Seninle Bir Dakika


4. Sertap Erener -  Hadi Yüreğim Ha Gayret



5. Gülay - Cesaretin Var mı Aşka 



6. İrem Derici - kalbimin tek sahibine








12 Aralık 2014 Cuma

Tuğçe Albayrak ve Nefret Suçu

İstisnası var mı bilmiyorum. Ama Türk yazılı ve görsel medyası, 15 Kasım 2014 günü Almanya'nın Offenbach kentinde meydana gelen -çok üzücü- bir haberi, kamuoyuna duyururken nefret suçu isledi, hem de günlerce.
 
O gün, bir restoranda tacize uğrayan iki (Alman) kıza yardım etmek isteyen Tuğçe Albayrak (isimli Türk kızı), tacizci (Sırp asıllı) gençlerden birinin saldırısı sonucu ağır yaralanarak bir süre yoğun bakımda kalmasına rağmen hayatını kaybetti.
 
Yukarıdaki paragrafta parantez içine aldığım üç sıfat var. Haber metninde bu sıfatların hiçbirinin yer almasına ihtiyaç olmadığı halde kullanılmış olması, haber dilinin alışkanlıklarını göstermesi bakımından gösterge niteliği taşır.
 
Saldırganın Sırp olduğunun vurgulanması, katilin ölümle sonuçlanan fiilini önemsizleştirip katil üzerinden bütün bir Sırp milletini suçlama maksadı taşır. Sırplar böyledir işte: katil! denmek istendi. Bu mesajı algılamamız, buna inanmamız istendi.
 
Bu mesaja inanmadığım gibi medyada halen aktif görev yapmakta olan bu akla saygı da duymuyorum. Eve götürdükleri ekmekte masumların ahı var.
 
Aradan biraz zaman geçmiş olsa da tarafımı belli etmek üzere bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı duydum.
 
Tuğçe Albayrak, davranışı üzerinden hakkında "çağımızın şövalyesi" ünvanını kullanabileceğimiz asil bir insan. Kendisine Allah'tan rahmet, ailesine de sabır diliyorum.
 
 

Murat Karayalçın

Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...