10 Kasım 2017 Cuma

Döviz Operasyonunun 2017 versiyonu

Bankalar, geçen yılın Kasım ayında ülkemizin kur üzerinden yurt dışı kaynaklı bir operasyona tabi tutulduğunu anlamış olmalılar ki, sahip oldukları döviz pozisyonlarını hükümetin ve Merkez Bankasının 'döviz varlıklarınızı satın' tavsiyesine rağmen satmamış, korumuşlardı. Bunu nereden biliyoruz? Çünkü Merkez Bankası; Bankaları, dövizlerini satmaya zorlamak için TL edinme yollarına engeller getirmişti: Repo ihalelerini iptal etmiş, Geç Likidite Penceresi (GLP)'nden verdiği fonl...arın faizini yükselmişti. Daha önce Bankalar için prestij kaybı anlamına gelen bir işlem olan GLP, arada yapılan ilave faiz (maliyet) artışına rağmen Kasım 2016'dan kurun düştüğü Eylül 2017 dönemine kadar aktif bir biçimde kullanılmıştı, hala kullanılıyor.

Bütün bu dönem boyunca Bankaların döviz pozisyonlarını değiştirmeyerek yüksek faiz ödemek suretiyle Merkez Bankasına borçlanmalarını, operasyonun her an yeniden başlayabileceği kaygısından başka ne ile izah edebiliriz? Finansal kurumlardaki bu öngörünün devlet bürokrasisi açısından sürpriz bir bilgi olduğu kanaatinde değilim. Ancak varlık fonunun geçmiş bir yılı, etkin bir şekilde değerlendiremediğini düşünüyorum. (Fon, birkaç işlem yapıp likit olsaydı, mali piyasaların regülasyonunda misyon yüklenebilirdi.) Merkez Bankası, Bankaların pozisyonlarını bozarak TL'yi geçmelerini istiyorsa GLP'yi, şimdiki oranı olan %12,25'ten, %18-20'lere çıkarmalı ki, hala TL borçlanmak cazip olmasın. Ancak geçen yılın Kasım ayından bu güne; döviz pozisyonlarını korumanın, Bankaları abad etmese de varlıklarını güvence altına aldığını unutmayalım. Şimdi öngörülen pozisyon değişikliği ile yurt dışı kaynaklı olduğunu tahmin ettiğimiz operasyon, başarısızlığa uğratılacak mıdır? Merkez Bankası'nın Bankaları riske eden bir tutum içinde olmayacağı kanaatindeyim.

İdeal ve kalıcı olan, Merkez Bankası ile BDDK'nın, döviz spekülasyonuna yol açan aktör ve kullandıkları yöntemleri ortaya çıkarmalarıydı. Bu yapılmadığı müddetçe vücutta enfeksiyon bitmez

17 Ekim 2017 Salı

Ahmet Ağaoğlu'nun gözüyle mütarake İstanbul'u

Ahmet Ağaoğlu, Paris Konferansına gitmek üzere bir heyetle birlikte 8 Aralık 1918'de Bakü'den ayrılır, önce karmakarışık durumda bulduğu Batum'a gelir. "Sokaklar hep İngiliz ve Türk zabitleri ve askerleriyle dolu; her yerde pek acı olan teslim ve tesellüm muamelesi yapılıyor. İngilizler silahla beraber askerlerimizin elinde ne varsa almaya çalışıyorlar. Yerli halk bundan çok müteessirdir, çok ağlayanlar gördüm..."
Batum'dan gemiyle İstanbul'a gelen grubu, İngiliz askerleri zorla İngiliz Konsolosluğuna götürürlerse de gece saatin onbir olması bakımdan işlem yapmayıp ertesi gün geri gelmeleri koşulu ile salıverirler. Ağaoğlu'nun ailesi Şehzadebaşı'nda ikamet etmektedir. Bir araba tutar, evine giderken gördüklerini anlatır:
"İstanbul'un göğü kara bulutlar ile kapalı. Şiddetli ve fırtınalı bir yağmur şehri yıkamış, ıslatmış artık yağmur dinmişti.
Buna rağmen Beyoğlu tarafı, şen şatırdı. Bütün evler, mağazalar, oteller ve lokantalar sanki büyük bir bayram imiş gibi donatılmıştı. İngiliz, Fransız ve Yunan bayrakları, evlerin pencerelerinden mağazaların kapılarından sarkıyor; sokaklar baştan başa halkla dolu. Gezenler arasında hali elbiseleri ile kibirli ve gururlu yürüyüşleriyle herkesin dikkatini çeken İngiliz zabitleri kızgın kızgın konuşuyorlar, küfürler savuran Fransız askerleri, sarhoş Yunan bahriyeleri, ötekine berikine çatıyorlar, ara sıra bir Fransız müfrezesi, mızıka ile sokaktan geçiyor, halk alkışlıyor, "Yaşasın Fransa, Yaşasın İngiltere, yaşasın Yunanistan" bağırtıları kopuyor. Bazen bir kafile genç Rumlar, vatansever şarkılar okuyarak halkın içinden geçiyor ve bütün evlerin pencerelerinden dükkan ve mağazalardan "zito, zito" nidaları yükseliyordu.
Sokaklarda fesli hemen yok gibidir. Ara sıra yolunu şaşırmış bir fesli görünürse de hemen saklanmaya, karanlık yan sokaklardan birisine savuşmaya çalışıyor. Vaktinde bunu yapamayanın fesi alınıyor ve bindir gülmeler, kahkahalar ve hakaretler arasında parçalanarak havaya savruluyor.
Şehrin Beyoğlu kısmı eğlencelere dalmışken Haliç'in öteki tarafı başka bir manzara gösteriyordu. Eminönü'nden Topkapı'ya ve Eyüp'e kadar bütün o geniş saha sanki bir mezar kesilmişti. Sokaklar derin bir karanlık içine çökmüş kimseye rast gelinmiyordu. Kapanmış kafeslerden gelen sönük ışıklar, mezarlar üzerinde yanan kandilleri andırıyordu. İnsan sesi işitilmiyordu. Ara sıra terk edilmiş bir kedinin acı miyavlamaları, sahipsiz köpeklerin ümitsiz havlamaları, insana anlatılması güç bir vahşet hissi veriyordu. İstanbul sanki yerin dibine girmiş Yenikapı'dan Eyüp'e kadar sıralanan o muhteşem abideler, eski harabeler arasında yıkılmış mabetlerin enkazlarını andırıyordu. Bu ıslak hava, bu boş ve karanlık sokaklar, mabetleri bürümüş bu elem, ardı arkası gelmeyecek bir felaket ve matem hissi ile insanı içinden ürpertiyordu, fakat bu yalnız bir matem de değildi: Evlerine tıkanmış, hariçle alakayı kesmiş Türkler, dünyadan da saklanıyorlar, insanlardan da çekiniyorlardı! Evet! Haricin beriki tarafı hem utanıyor, hem içinden kendisini yiyor! Ve bu hal onun sokaklarının taşlarında, evlerinin kafeslerinde, camilerinin şerefelerinde apaçık gözükmekte idi! Her şey başını aşağıya dikmiş, çekiniyor ve içinden ağlıyor! Ben de aylardan beri ayrıldığım aileme utanarak, ağlayarak kavuştum."
Ahmet Ağaoğlu, Mütareke ve Sürgün Hatıraları, sh.48-49

29 Eylül 2017 Cuma

Konuşma Terapisi

İster psikolojik isterse fizyolojik sorunlar olsun; yaşadığımız dünya ile uyumumuz bozulduğunda (hastalandığımızda), yeniden denge haline ulaşabilmek (iyileşmek) için başvurabileceğimiz İki temel yöntem var:
-Bitkisel ya da sentetik yolla üretilmiş kimyasal maddelerin vücuda kazandırılmasını ifade eden ilaç kullanımı,
-konuşma terapisi.
Genel sağlık sistemi; kurumları, teşhis ve tedavi yöntemleri itibariyle ilaç kullanımını esas alan yöntem üzerine odaklan...mış durumda.
Sonuçlar üzerinde olumlu etkisi olduğu bilinmesine rağmen nasıl iyileştirdiğinin belirlenmesi konusunda uzmanlar arasında tam bir mutabakat bulunmaması nedeniyle Hükümetlerce, halkın maddi, manevi aldatılma riskini bertaraf etmesi bakımından; şimdilik psikiyatri, psikoloji, koçluk ve psikolojik danışmanlık gibi profesyonel alanlar dışında konuşma terapisinin kurumlaşmasına yasal açıdan izin verilmemektedir.
Konuşma terapisi, insanın ağzından çıkanı kulağının duyması; sözün ifade (paylaşımı) edilmesi yolu ile başlayan ve anlamların yerine oturması ile derinleşen bir farkında oluş hali sunar. Konuştukça düğümlerimizi çözer, rahatlarız.
Henüz böbrek taşını düşürtecek uygun kelimeler ve söylenme sıklığı gibi konular bilinmese de olumlamanın ve konuşmak yolu ile rahatlamanın pek çok bedensel karşılığı olduğunu biliyoruz.

Müslüman Özgüvenine Yeni Bir Saldırı

Emperyalizmin travmatize ettiği islam toplumlarına dönük yeni bir saldırı, bu kez Müslüman etiketli iki araştırmacının çalışması olarak yayınlandı. Kötülüğü çoğaltmamak için araştırmayı kopyalayıp yapıştırmıyorum. Bu araştırmaya ilişkin genel bir değerlendirmeyi aşağıya aldım:

Yazı ile ilgili daha önceden Cat Stevens, Aliya İzzetbegoviç ve başka bazı Müslüman liderlere atıfta bulunarak yaptıklarına benzer bir şekilde "aynı teraneyi yeniden ambalajlayıp servis ettikleri" kanaatindeyim. Akademisyenlerin iyi niyetli olduklarını düşünmüyorum. Ümmetin genel olarak zaten yaralı, yeni inşa edilmekte olan bir özgüveni var, bunu sarsmak, tereddüte düşürmek, canımızı sıkmak, bizi savunmaya itmek istediklerini zannediyorum.
Basit bir örnekten hareketle yazıyı, mülteci olmuş bir Suriyeli, Arakanlı ya da Kuzey Iraklı bir Kürt okusa, metinde iddia edilen genellemelerle ne derece empati kurabilir? Biz ne yaşıyoruz, akademisyen ne anlatıyor?
Araştırma, İslam ülkelerinin ne kadar İslami olduğu üzerine kurgulanmış. Bir kere İslam ülkesi kavramını tanımlaması lazım: sosyolojik bir kavram mı? Siyasi bir kavram mı, hukuki bir kavram mı? Anlaşıldığı kadarıyla 4 grupta topladığı kriterlere göre hepsini birden ifade ediyor ama hemen belirteyim, aksini iddia edecek bir genişlikte tanımlasa da esas olarak dini bir kavramdan bahsetmiyoruz, İslam ülkesi deyince; sosyolojik bir kavram bu ve halkı Müslüman ülkeleri kapsıyor. (Resmi dini İslam, kendilerini İslam cumhuriyeti olarak ilan edenler filan önemsiz detaylar. )
Birinci önemli saptama, İslam ülkesi tabirinin dini değil sosyolojik bir tanım olduğudur. Bu durumda halkı Müslüman olmayan ülkelerin İslam ülkeleriyle İslamilik yarışmasına katılmasını sorgulamak lazım. Elmalarla armutları, aldıkları yağmur, güneş ve topraktaki mineralden dolayı mukayese edeceğiz. Bunun mantıksızlığını kayda geçirmek istiyorum.
İkinci önemli saptama, araştırmanın yapıldığı dönem itibariyle incelenen tüm ülkeler, sanki devlet olmaları karşılaştırma yapmaya yeterli imiş gibi eşit kabul edilerek analize tabi tutuluyor. Sömürgecilerle sömürülenler, yola yeni çıkanlarla çok önceden yolda olanlar, tarihte hiçbir sorun yaşamamış olanlarla kökü kazınmak istenen milletler/devletler, çok soğukkanlı bir biçimde karşılaştırılıyor. Bu yanlış. Bir çok gelişmiş batı ülkesinin tarihsel zirvesini yaşadığı hatta kimi kriterler itibariyle düşüşe geçtiği bir dönemde kim Yemen’in devlet ve toplum yapısının mukayese için ideal bir noktada olduğunu öne sürebilir? Yeni Zelanda, tarihin hangi döneminde Hindistan’ın gördüğü muamele ile karşılaştı? Bir mukayese yapmak için en uygun anın şimdi olduğunu kim söylüyor?
İkinci argüman da birinci argüman gibi farklı objelerin mukayesini anlatıyor.
Üçüncü olarak İslamilik indeksi ifadesi çok yanlış seçilmiş bir ifade. Buna insanilik indeksi deselerdi daha güzel olurdu ama o zaman tabi, bir özgüven saldırısı çıkmazdı. Neden İslamilik indeksi kriterlerinde şunlar yok, yeterince İslami mi değil bu kriterler:
Irkçılık, ırkçı siyasetin genel siyasete oranı
Mesela Suriye dağılıyor; indeksin üst sırasındaki kaç ülke Suriyeden kaç mülteci almış?
Başka yerlerden kaç mülteci almış?
Toplumun eğitim düzey dağılımları
GSMH büyüklüğü ve gelirin dağılımı, (gini katsayısı)
Halkın travmatik bir geçmişten gelmesi, mesela Türkiye için konuşalım, 1908-1923 arası en üst düzeyde alarm ve savaşla geçilmiş. Muazzam miktarda kitlesel içe göçler olmasına rağmen, 1927 nüfus sayımında 13 milyon çıkıyor ülke. Üstüne devrimler, kendi acılarını ifade edip travmasını çözememiş toplum, başta yazı olmak üzere kendini anlatacak araçlardan yoksun. Bütün bir Türkiye toplumu, kültürel açıdan kimlik krizine yuvarlanmış. Maişet derdi de var, tabi. Savaşlardan çıkmışsın, meslek bilen, sanatı olan mı var? Şaka değil, Türkiye toplumu, sosyolojik olarak 1950’den sonra şehre göç yolu ile şoktan çıkmış ancak 1980’den sonra kendini ifade etmeye –kısmen- başlamıştır. Bugün geldiğimiz nokta dengelendiğimiz bir nokta mı? Hayır. Kutsalı yitirip sembolik düzeye indirmiş aşırı seküler bir toplum. Devleti teste tabi tutup milleti mi yargılayacaklar şimdi bu akademisyenler? Valla ben kendi kriterlerinin yetersiz ve yanlı olduğunu düşünüyorum ancak ciddi işlem hataları da yapmış olabilirler, güvenmiyorum.
Mesela bu araştırma sonucunda İslam dünyasındaki son yüz yıllık bocalama, İngilizlere fatura ediliyor mu? Ya da ABD’ye hatta Fransa ve Rusya’ya? Çavuşesku, Stalin ne kadar milletlerinin medarı iftiharı ise Sukarno, Enver Sedat, Kaddafi, Saddam ve Esat da o kadar kendi toplumlarını temsil eder. Bunların pisliklerinin faturası, toplumlara ciro edilemez.

Kuzey Irak'a Ambargo

Mesut Barzani, bir çocukluk hayalini daha gerçekleştirerek dediği gibi referandum yaptı. Yalnızca Kürt olmayanların ve evet hayır seçeneklerinin sürekli yer değiştirdiğini algılayan disleksi hastalarının hayır oyuna basabileceği, sonucu belli bir oylamaydı. Şimdi Kuzey Irak halkının iradesi ortaya çıktı.
Barzani'lerin, "yahu, bu bir bağımsızlık ilanı değil, sadece referandumdur. Durumumuzda herhangi bir değişiklik yok" biçiminde demeç vermelerinin "Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?" sataşması dışında bir anlamı yoktur. Kendilerine yazık ettiler.
Şimdi İran, bölgenin kendine açılan hava yolu ile gümrük kapılarını kapadığını açıkladı. Türkiye de benzer bir yol izleyecek gibi duruyor. Irak da havalimanlarının ve gümrüklerin tarafına devrini istedi. Bölge kıskaca alınıyor. Yakında gıda ve nefes alamayacak hale gelecekler. Peki bu düğüm nasıl çözülecek? ABD'nin kimliği belirsiz uçaklarıyla silah dağıtması gibi bu defa da paraşütle gıda paketleri mi havada uçuşacak? Ne kadar bir süre bu mümkün olabilir? Mesut'uyla Neçirvan'ıyla "nesline münhasır bir iz" bırakan fertleriyle; Barzanilerin görevlerini bırakması, bölgeden sürgün gitmeleri halinde ancak bu tedbirler yumuşatılabilir. Barzani'nin denklemde bulunduğu tüm seçenekler, referandum gibi beklenmeyen başka yeni sürprizlere gebedir, Barzani'nin güvenilmezliği tescillenmiştir. 
"Başka ne yapsan, durum değişmez, mümkünü yok kardeşim.
Anxiyeten başladıysa normalleşiyorsun demektir."

Herkes yaptıklarını anlatır

  1. Malumunuz, insan takdir edilmek ister: Zekası, bilgisi, görgüsü, imkanları, yaptıkları ve de gücüyle...
    Kimsenin bilmediği başarılar, eksiklik duygusunu besler, tatmine ulaşmayı önler.
    Yapan, iyi ya da kötü fark etmez yaptığının kendisi sağken bilinmesini ister. Ölüm anı yaklaştığında gelen itiraflar, bu türdendir.
    Katillerin yeniden cinayet mahalline gitmelerinin, kendi kendilerini takdir etme, doyum yaşama amacına matuf olduğu söylenir.
    Osmanlının parçalanmasında etkili... olan Lawrence, Gertrude Bell, Sykes, Picot gibi ajanlar, yaptıklarının bilinmesini istedikleri için ya hatıralarını yazmışlar ya da fırsat bulamayıp çalışma evrakı bırakmışlardır.
    Bugünlerde Kuzey Irak'ta bağımsızlığa giden yolda Barzani'ye eskortluk edenler ile Suriye'de YPG, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve IŞİD gibi terör örgütlerini planlayıp, kuran, bunlara insan kaynağı temin edip onları eğiten ve bütün bunların sonucunda yeni bir bölge haritası elde etmek isteyen Amerikalı, İngiliz ajanların, görevlilerin kim olduklarını, çok değil bir kaç yıl sonra yaptıkları her şeyi ballandıra ballandıra anlatacakları hatıratlarından tanıyacağız.
    Bu dalganın püskürtüleceğini sezdiğimden dolayı sonuçtan ümitsiz değilim. Bizim tarafın, haşa kibir gibi yenilgi üzerinden alacağı bir ders olmadıkça, "Allah'ı kıyamete zorlamak" fikriyle itikadı bozmuş olanlara, Allah'ın başarı ödülünü vermeyeceği kanaatindeyim. Şüphesiz her şeyi en iyi Allah bilir.

Referandum sonrası politika

  1. Kuzey Irak Referandumu ile ulaşılan kararsız denge halini ancak Barzani ve diğer karar vericilerin görevlerini bırakıp bölgeyi terk etmeleri bozabilir:
    "Savaş ilan ederiz, ambargo uygularız" türü tehdit içeren söylemler; referandum öncesi, kamuoyu oluşturmak ve bu surette karar alıcıları referandumdan vaz geçirmek için kullanılabilirdi; öyle de yapıldı ancak referandum oldu, bitti; artık bu safha geçilmiştir.
    Artık söylem değil eylem zamanıdır. Anlatma değil gösterme aşamas...ıdır.
    Türkiye'nin bölgede askeri güç kullanması düşünülemez. Ana çözüm, fiili ambargodur. Kuzey Irak toplumunun, kıstırılmışlık ve yoksunluk hali, Barzani ve ekibinin izlediği strateji nedeniyle ortaya çıktığından oluşacak toplumsal tepki, Barzani'nin sürgün sürecini sağlayacak şekilde yönetilmelidir.
    Barzani'nin gidişi, Barzani'ye referandum kararı aldırmış çevreleri, kısa vadede sahada etkisiz bırakacak ve bölgede eski kararlı dengeye dönülmesini sağlayacaktır.
    Sonuç: Barzani'nin sürgünü, yüksek sesle konuşulur olmadan Kuzey Irak'ta sağlıklı bir çözüme yaklaşılamaz.

Murat Karayalçın

Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...