11 Nisan 2025 Cuma

Murat Karayalçın

Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam sandıklarımızın' birinin daha retorikten başka bir şey olmadığını görmemize fırsat verdiler. İmamoğlu'nun yürüyen dava sürecini örnek vermeden, kanıt sunmadan hukuki bulmadığını, şahsın Cumhurbaşkanlığı yürüyüşünü önlemek üzere iktidar tarafından operasyon çekildiğini söyledi. Diploma olayı anlatıldığı gibi olamazmış, vatandaş çalma çırpmalara prim vermiyormuş, kendisi de öyle düşünüyormuş. Sıfır gözlem imkanı ile AkPartinin eridiğini iddia ediyor. 'Yıllar önce büyüme oranının enflasyon oranından yüksek gerçekleştiğini' söyleyecek kadar ekonomi bilgisinden mahrum olduğunu da ifade etti. Biri buna büyüme rakamlarının miktarsal üretim artışı anlamına geldiğini, enflasyonla ilgili olmadığını söylese de ölmeden önce bilinmesi gereken 100 ekonomi gerçeğinden birini daha öğrense... Hani ihtimalen diyorum. Neden CHP'nin iktidar olmaması gerektiğine sivil kanatta bir örnek Karayalçın. Dinlemek anlamak için yeterli.

Kerameti Kendinden Menkul Tipler

Aynaya baktığında gördüğü kişinin kim ve neleri yapabilecek, neleri yapamayacak olduğunu en iyi kişinin kendisi bilir. Elbette etrafta teşvik ediciler olur. Kemal Sunal'ın dişlerini gösterip "ehe... yapabilirim değil mi?, yaparım canım..." cevabını vermesi gibi çevrenin küçük katkılarına ihtiyaç duyar insan bazen. Muhalif kanatta öteden beri aynı anda kendilerini Cumhurbaşkanlığı makamına uygun gören üçer kişilik gruplar oluyor. Toplamda dört kişi bunlar: Sabit olanlar iki kişi, malum büyükşehir belediye başkanları; değişken olanlardan biri KK, diğeri de ÖÖ. Yazdıkça insan kendini aptal bir kurgunun içinde hissediyor. İsimler, kısaltmalar bile yapmacık... Bunlar içinde kariyer planlaması yaparak imkanlarını bu doğrultuda kullanan İstanbul Şeysidir. "Delil olarak Eşkiya filmindeki ünlü diyalogu sunuyorum, sayın yargıç": "-Baran (Şener Şen): Bana niye ihanet ettin Berfo? -Mahmut (Kamran Usluer): İhanet ha? Demek sen benim yaptıklarıma ihanet diyorsun. Peki, iyi öyle olsun. Şimdi ben sana şöyle desem. Ben bunları yaptım; çünkü aşıktım ben. Yani vurulmuştum. Ölüyordum aşkımdan. Bunun üzerine kim bana ne diyebilir ha? İhanet mi? Aşkım için yaptım ulan! Ahlaksızlık mı? Evet, yaptım. Ben en yakın arkadaşımı, seni, jandarmaya ihbar etmiş adamım. Sen yapabilir miydin benim yaptığımı ha? En sevgili arkadaşına ihanet edebilir miydin? Onu jandarmaya ihbar edebilir miydin? Arkadaşının altınlarını çalabilir miydin? O altınlarla arkadaşının sevdiği kadını anasından babasından satın alabilir miydin? Ama ben yaptım, aşkım için. Şimdi söyle bana, hangimizin aşkı Keje’ye daha büyük ha? Hangimizin? Hangimiz Keje için bu kadar günaha girmeyi göze alabildi? Bu aşk için ben cehennemde yanmaya hazırım. Ya sen?" Tutku, kontrol edilmezse değer tanımaz, önüne geleni altına alır, çiğner geçer. Şimdi toplum, usulsüz ihalelerle kamu kaynağını zimmetine geçiren şahsın bunu kısa vadede zenginleşmek için yaptığını sanıyor. Evet, işbirlikçilerine motivasyon sağlamak için onlara bazı kazanımlar sağladı. Ya kendisi? Mecbur kaldığı villa türü yatırımlar hariç tablo çok farklı. Partinin il başkanlığı binasının alımına neden önayak oldu? Buraya hem istifleme tekniği, hem de istiflenmiş o paranın satın alma gücü açısından gerçekten kule yapılabilecek miktarda para tomarlarını, şirin, cömert, yardımsever görünmek için mi dikti bu adam? Kimse, partisine barınak sağladı diye Allah'ın kendisine sevap yazacağını ummaz her halde. Ama böylece kendi seçmeninin sempatisini topladı. (yoksa satın aldı mı demeliydim.) Bütün amacı Cumhurbaşkanlığıdır O'nun. House of cards dizisinin ilk bölümünde Başkan yardımcısı, para ile güç arasındaki ilişkiyi şu çarpıcı sözlerle anlatır. "Yazık etti kendine. Güç yerine parayı seçti. Bu şehirde (örn. Ankara, İstanbul) neredeyse herkes bu hataya düşer. Para on yıl geçtikten sonra dökülmeye başlayan bir villadır. Güç ise asırlarca sapasağlam ayakta duran taştan binadır. Aradaki farkı göremeyenlere saygım sıfır." Bütün yaptığı Cumhurbaşkanlığına giden yoldaki engelleri ortadan kaldıracak finansal imkana kavuşmaktı. Topladıkça topladı; yeri geldikçe saçtı, savurdu. Parti kongresinde önemli harcamalar yaptı. Cumhurbaşkanı olunca yani güce kavuşunca ne olacaktı, ne umuyordu? Düşünsel bir derinliği olsa misyon sahibidir der geçerdik. Kifayetsiz muhteris birinin güce ulaşma arzusunu paradoksal bir şekilde para yapmak istemesiyle açıklayabiliyoruz. Gördüklerimiz fragmandır; asıl vurgun o zaman başlayacaktı. Ama bu defaki emniyetli bir şekilde olacaktı. Çok şükür olmadı.

Can Akın Çağlar

Bir de 1962 doğumlu müstafi İBB Genel Sekreteri Can Akın Çağlar meselesi var. Muhafazakar kanadın besin zincirinde hep tepelerde yer almış bir bürokrat, Can Akın Çağlar. Kariyerine bankalar yeminli murakıp yardımcısı olarak başlamış ve 1995-97 arası kurumun görevlisi olarak Abd de master yapmış. Yurda dönünce Egebank'ta GMY ve iştirakinde Genel Müdür olarak çalışmış ardından Faisal Finansta genel müdürlük... Burada kısa bir ara verip kişisel görüşümü dile getirmek istiyorum: iyi bir okuldan mezun, en az bir yabancı dili ehilleştirmiş 🙂, devlette tecrübe sahibi olmuş ancak hayatında yönettiği insan sayısı 3'ü 5'i geçmeyen, kimselerin özel sektöre transfer olunca böyle en tepe görevlerde başlamalarının tam bir kaynak israfı olduğu kanaatindeyim. İşletmelerin tepe yönetimleri; kaynak (emek, nakit, yatırım) planlaması, iş fırsatları, tehdit algısının açıklığı ve sosyal sermaye (ilişki ağı) gibi yeteneklere ihtiyaç duyar. Ama Türkiye'de sermayeyi dağıtan ana kaynak devlet olduğundan üst düzey yöneticilerin seçiminde öteden beri devletle bağlantılı olma kriterine sahiplik yeterli görülmüştür. Bu vesile ile bir ilavem daha olacak: bir üniversite, mezununu max. 10 yıl taşır. Bu süreden sonra okul adının telaffuzu, kişinin yetersizliğini örtme çabası kapsamında bir girişim olarak yorumlanmalıdır. Bunu İTÜ İşletme Mühendisliği bölümünde lisans ve yüksek lisansını yapmış ve ne yazdığını bilen biri olarak söylüyorum. Dönelim Çağlar'a... AkParti döneminde Ziraat Bankasında, BDDK da, Hollanda sermayeli Eureko Sigorta ve bağlı iştiraklerinde tepe yöneticiliği ve Türkiye Sigortalar Birliği Başkanlığı görevlerini yürüttü. Şimdi sorsanız bütün bu görevleri hakkı ile, liyakat ile yönettiğini söyleyecektir. Atandıktan sonra problem yok. Ben göreve gelmeyi sorguluyorum. Bütün bu görevler, teknik bilgi dışında çeşitli bağlantılara da sahip olmayı gerektirir. Ayıp değildir yani. Kim geliyorsa öyle geliyor. Can Akın Çağlar düzeyinde kariyer belirleyicisi, Tayyip Erdoğan'dır. Ama insanoğlu borçlu kalmak istemez. Kıtalar ayrıldığında Babacan tarafını tercih etti, Çağlar. Böylece kadrajdan çıktı, üzerindeki Erdoğan gölgesinden kurtulmuş oldu. (mu?) Temmuz 2020'den bu yana İbb Genel sekreteri olarak icranın başında yer aldı. İmamoğlunun tutukluluk sefahatinde kısa bir soruşturma evresini müteakip serbest bırakıldı ve görevinden sağlık nedenlerini gerekçe göstererek istifa etti. Bulunduğu makam ve burada geçirdiği süre, İmamoğlu ve performansı hakkında derin bilgi sahibi olmasını gerektiriyor. Neden namuslu insanlar, ateş bacayı sarmadan harekete geçmezler? Hangi değerler, harekete geçmemizi sağlar, hangi değerler bizi hareketsiz bırakır? Çağlar hakkında kafalarda şüphe uyandırmak istemem. Adalete yardımcı olmanın değişik yolları var. Bu da yararlı ama başka bir şüphe. Son bir hatırlatma: Çağlar'ın bildiğini Babacan da bilir.

9 Ağustos 2023 Çarşamba

Sanatçının özgürlüğü

Yeteneklerini icra etmek, sanatçıyı günlük maişetini tedarikten alıkoyduğu için tarih boyunca sanat ve sanatçı, hamilik müessesine ihtiyaç duydu. Bu durum hamilerin de işine geldi zira fani varlıklarını ölümsüz kılmanın kimseye zararı olmayan, görece düşük maliyetli bir yolunu bulmuşlardı. Sultan, devlet yetkilisi, dini otorite derken çağdaş zamanlarda şirket ve vakıflar da bu işe el attılar. 1960'larda ABD menşeili Bell Laboratuarları, ortada doğru düzgün bilgisayar yokken dijital sanat çalışmalarının doğuşunda küvez işlevi gördü, sanat üretimlerine kaynaklarını tahsis etti. Sanatın toplumu ve algılarını değiştirme gücünü fark edeli epey olmuştu, çünkü. Disney'in bir kaç gündür konuşulan Türkiye'ye, Türk toplumuna ve Atatürk'ün hatırasına saygısızlık olarak niteleyebileceğimiz tutumuna yerli sanat ve kimi siyaset çevrelerinden anlamlı ve yeterli tepkilerin gelmiyor oluşunu hamilik bağlamında değerlendirmek uygun olacaktır. Türkiye'de populer kültür sanatçısı diyebileceğimiz kitlenin ağırlıklı olarak hamisi, Belediyeler üzerinden CHP ile İstanbul sermayesinin kurucusu ve sponsoru olduğu vakıflardır. Dijital platformların gelişmesi, eğlence sektöründe konuşlanmış yabancı sermayeyi de hamiler arasına soktu. PKK'nın gerek terör örgütü olmak hasebiyle kategorik olarak gerekse etkinlik gösterdiği dönemlerde bir çok sanatçı tarafından görmezden gelinmesini üç faktöre bağlamak mümkün. Birincisi ABD ve Avrupa Birliğinde örgütün gayriresmi himaye görmesi, bu çevrelerin husumetini çekmeme kaygısı; ikincisi hedef kitlelerinin seküler (buna din dışı demek daha uygun olabilir) bir tabana dayanması ve bu kitlenin terör örgütüyle sempati ilişkisine dair bir tefrik yapılmasının pratik zorlukları karşısında herkese örgüt muhibbi olarak kabul etme eğilimi (müşteriyi küstürmeyelim), üçüncüsü de yazılı ve görsel medyada konuşlanmış, yazı ve demeçleriyle eğlence sektörünü etkileme gücüne sahip gazeteci ve televizyoncular... Türkiye'de dindarlar kültür üretemiyor. Bunu tarihsel açıdan geldiğimiz erezyon coğrafyasına bağlayabiliriz. Kitlesel kültürel üretimlerin oluşması için henüz yeterli zihinsel iklim oluşmadı. Böyle bir arz olsa onu karşılayacak, finanse edecek bir talebin varlığından söz edemeyiz. Olan ne peki? Hamilik kurumunun çalışmadığı bir yapıda derdi olan toplumdan bir karşılık beklemeden bedeline katlanıp üretiyor. Üreticisi olduğumuz şeylerin tüketicisi de oluruz. Bu çalışmalar, uzun vadede semeresini verir. Daha Azını Gör

29 Temmuz 2023 Cumartesi

Kılıçdaroğlu, 5 Mayıs 2023 tarihinde aşağıdaki videoyu çekerek iktidara gelir gelmez en düşük memur maaşını asgari ücretin 2,5 katına yani 21.265 TL'ye çıkaracağı vaadinde bulundu. Bundan altı gün sonra 11 Mayıs 2023 tarihinde Tayyip Bey, Hak-İş genel kurulunda yaptığı konuşmada en düşük memur maaşını 22 bin TL'ye çıkaracaklarının sözünü verdi. Memur maaş artış oranı, Kılıçdaroğlu'nun ön açması ile mecbur kalınmış bir seçim vaadi olarak hayat bulmuştur. Nitekim bunca emeğe, bunca esere, bunca bağımsız politika izlenmesine karşın seçimlerin %52 ile alınmış olması, memur maaşı seçim vaadinin yapılmamış olması halinde bambaşka bir Türkiye'ye uyanacağımızı gösteriyor. Bekara olmayan eşini boşaması kolay gelir. Meşru bir seçimle iktidarını tazelemiş olan Erdoğan'ın kabinesini henüz yenilemiş olması nedeniyle Bakanların toplumca tanınmaması, kamuoyunun iktidar politikaları hakkında Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından zamanında ve yeterince bilgilendirilmemesi, hatta Bakanların yorum (bilgi değil) amaçlı bilgilendirme aracı olarak kısmen twitterı kullanılmış olmaları, medya, gazeteci ve sosyal medya fenomenlerinin emekli maaş artışı konusunda çapraz karşılaştırmalar yaparak emekli beklentilerini diri tutması gibi nedenler toplumun bozulan ekonomik dengeler karşısındaki ümidini her geçen gün biraz daha yitirmesine neden oluyor. Bu iletiyi neden yazdım? Bir kişi de çıkıp tarihi süreç içinde memur maaşlarının neden 22 bin TL'ye çıkarıldığını, meselenin enflasyonla, memurun iktisaden korunmasıyla ilgili olmadığını söylemeyecek mi? Bunu yapmış oldum. Bilmek iyidir, bilelim ki, taleplerimiz iç tutarlılık taşısın. Yoksa karanlığa küfür etmek kimseye iyi gelmiyor anca duyanı zehirliyor.
https://www.youtube.com/watch?v=PvcN-skD2aI&ab_channel=Habert%C3%BCrkTV

17 Mayıs 2023 Çarşamba

Kararlarımız ve biz

Her ne kadar öyle değilmiş gibi davransak ta kararlarımızın önemli bir kısmı bilgi değil duygu temellidir. Böyle olunca da çoğu zaman bir inat uğruna hatadan dönmek yerine kutumuza gitmeyi tercih ederiz. Tayyip Bey, liberal ekonomik düzende devletin fiyatlara müdehale edemeyeceğini, hukukun buna müsaade etmediğini biliyor. Vatandaş, yöneticilerinden masalsı bir imge olarak adil bir hükümdarın her işe burnunu sokan anlayışına eşdeğerde hizmet beklerken hukuk düzenini uygulamakla mükellef olan Ticaret Bakanlığı yetkilileri, ürün içeriklerini, evrak düzenini, ürünlerin saklama koşullarını ve ambalaj hasarlarını kontrol etmekle sınırlı bir görevi ifa ediyor, usulsüz bir durum varsa denetledikleri işyerine ceza yazıyorlar. Vatandaş, devlet görevlilerinin hukuk, hatta hukuksuzluk dahil her türlü kamu imkanını kullanarak fiyat artışlarını durdurmasını istiyor ancak devlet, vatandaşın istediğini yapıyor görüntüsü vererek ceza kanununda keyfi zam yapmak diye bir suç bulunmadığından rejimin imkanları çerçevesinde hareket ediyor, dolayısı ile fiyat artışlarını engelleyemiyor. Liberal sistem, piyasalardaki düzensizliklerin devletin müdehalesi olmaksızın doğrudan piyasa aktörlerinin davranışlarıyla çözüleceğini öngörüyor. Demokrasinin liberal sistemin rejimi olması boşuna değil. Bireylere toplumdan daha fazla önem verilir bu sistemde. Lgbtye bireysel tercih olarak bakar, aile, soy sop ne olacakla ilgilenmez liberaller. Mavi hapı yutmuş, kendi yaratıcılığını öldürmüş Batılı iktisatçıların güdümündeki uzmanlarımız, muhalif takıldıkları için olan biteni iş bilmezlikle izah etse de tüm söylemleri, cehaletin bu kadarının ancak eğitimle mümkün olacağı kuralının işlediğini gösteriyor. Yazı, yazarı ele geçirip kendini inşa ediyor. 🙂 Affınıza mağruren; son bir hamle ile kontrolü ele geçirip yazıyı bağlayayım: Tayyip Bey, fiyatların yükselmesi karşısında süreci durduracak klasik hamle olan ücretleri dondurma stratejisi izlemiyor zira Mayıs ayında kritik bir seçim var. Peki ne yapıyor? Ücretleri mütemadiyen yükselterek mavi hapçıların ezberini bozan, hayal bile edemedikleri şeyi yapıyor. Bu politika gerçekte problemi çözmez, ancak öteler. Sistem içi gerçek çözüm, vatandaşın fiyat artışları konusunda sorumluluk alması, kendi talebini yönetmesi ile sağlanır. Allah'ın yönlendirmesi karşısında Yahudilerin Hz. Musa'ya 'sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturacağız' demeleri gibi ekonomik uygunsuzlukların toplumu müdahil etmeden devlet marifeti ile çözüme ulaştırılması fikri, lambadan çıkan cine iş buyurmaktan farksız, çocuksu, masalsı ve dolayısı ile duygusal niteliklidir. Her kuşun eti yenmeyeceği gibi şekil 1A da görüldüğü gibi her yazı da dört başı mamur bir erkan içinde efendice bitmez, bitmiyor yani...

Seçim Beyannamesi

Tayyip Beyin açıkladığı seçim beyannamesinde muhalefetin elinde ya da dilindeki kimi söylemlerini kullanmış olmasından hayal kırıklığına uğramış gazetecilerin, demokrasi rejiminin muhalefete yüklediği misyonu kavramaktan çok uzak kimseler olduğu anlaşılıyor. Evet, muhalefetin misyonu şikayet etmek yerine eleştirdiği konuyu nasıl ikame edeceğini açıklamaktır. İşlevsel ve toplum yararına olan budur. Ancak Özal'ın, 80'li yıllar boyunca sol gelenekten gelen Birikim Dergi grubunun seslendirdiği bazı siyasi düşünceleri kendi görüşü olarak hayata geçirmesi, muhalif gelenek için mutsuzluk kaynağı olmuş, küsmüşler ve ilerleyen yıllarda düşünce üretimlerini sistematik bir bütünlük içinde yapma iştahını sönümlendirmişti. Şimdi yalnız bir alanda bulunan dar bir konuya ilişkin öneri getiriyor ancak bu değişimin başka alanlardaki etkilerini, örneğin finansman biçimine dair hiç bir şey söylemiyor ya da gramatik açıdan cümle zannettiğimiz; içi boş, söyleyeni aptal konumuna düşüren "128 milyar nerede?" türünden sorularla çok bilmiş algısı uyandırmaya çalışıyorlar. Bu yöntemlerin işe yaramadığını kimse iddia edemez. Tam da bu yöntemle, İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya ve başka pek çok şehir, Belediye Başkanlıklarını iki slogan, üç beş afişteki, kerameti kendinden menkul beyan karşılığı; topluma umut veren bir gelecek perspektifi sunmayan kişilere tahsis etmişti. Hep derim ya Dede Korkut'un çocuğa isim vermek için bir performansını görme geleneği sürseydi, koca koca adamlar adsız kalırlardı. Vehimlerle, duygusal kararlarla 100 TL borç vermeyecek insanlar, kentin 5 yıllığına yönetim hakkını güle oynaya adsız, kimliksiz insanlara verdiler. Bir çoğu kişisel bir bedel ödemedikleri için olsa gerek aldıkları bu hatalı kararın da arkasında duruyorlar.

Kadim Hint Tıbbı olan Ayurvedik beslenmenin ana prensipleri

• Günün en kuvvetli öğünü mutlaka öğle yemeği olmalı. • Açlık hissetmeden yemek yenilmemeli. • Herhangi bir hastalığınız yoksa üç öğün arasında su hariç kesinlikle hiçbir gıda tüketilmemeli. • Ana öğünler arasında mutlaka 5 saat olmalı ve akşam yemeği en geç 19.00-20.00 saatlerinde yenilmiş olmalı. • Ağır ve yağlı yiyecekler 10.00-18.00 arasında yenilmeli. • Yemekten yarım saat önce ve sonra ve de yemek esnasında kesinlikle sıvı tüketilmemeli. (Ebru Şinik'ten alıntıdır.)

Babala tv'de bir garip Muharrem İnce

Muharrem İnce'nin Babala TV'deki performansına gelen seyirci tepkileri hakkında bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim. Bunlar ağırlıklı olarak 20 ila 50 yaş arası insanlar. İnce ile muhatap olduklarında mevzuyu kişiselleştirdikleri ve söz üzerinden İnce'yi rencide etmeye dönük kışkırtmalarda bulunduklarını gözlemledim. İnce bu kitle ile arasında yaş farkı olduğunu kabul ederek onların abileri olduğunu söylüyor ama yaşını sorduğu ve 'senin yaşında gelinim var benim' dediği izleyicilerden 'kadınların yaşı sorulmaz' ve 'ben yaşımı söylediğimi hatırlamıyorum' gibi tepkiler alıyor. Kitle, ısrarla empati kurmayıp iftiralar karşısında doğal olarak öfkelenen İnce'nin davranışını yadırgayıp yargılıyor ve Kılıçdaroğlu gibi sakin kalamamasını eleştiriyor. Psikolojide kesin inançlılar denilen grup psikolojisini yansıttıklarını görüyoruz. Bunlar bir karar vermişler ve muhataplarının da o karara uygun bir itirafta bulunmasını bekliyorlar. Getirilen bütün açıklamalara kapalılar. Bir de yeni mezun bir stajyer doktorun; maaş, çalışma saatleri, hasta yakınlarının davranışları gibi gerekçelerle ülkemizi terk etmek isteğini meşrulaştırmak üzere İnce'ye yönelttiği bir soru var. İnce bu soruya 'siz giderseniz orman yangınlarını kim söndürecek' minvalinde bir cevap verdi. Cevabının sonunda da populizm yapacak ya; bu genç hödüğün akıllı ve kaygılarında haklı olduğunu ifade etti. Milletin vergileriyle okuyup meslek sahibi olmuş insanların tam toplumdan aldıkları kaynakları hizmet yolu ile iade etme aşamasına geçmek üzereyken cari kültürün bir parçası değillermiş gibi nankörlük ve küstahlık içeren söylemlerle aşağılık komplekslerini gidermek, Avrupa'da bulunduklarını varsaydığı 'üstün insanlara' hizmet etmek ve onaylarını almak üzere ülkemizi terki diyar etmek istemeleri hususuna alkış tutmanın İnce'ye pek bir yakıştığı kanaatindeyim. Birbirine gaz veren, kerameti kendinden menkul bu kitle, 14 Mayıs gecesi iflah olmaz bir çağa girecek, inşallah. Oh olsun meselesi değil, neyin hakkımızda hayırlı olacağını Allah bilir.

Kira artış oranlarına müdehale ve liberal sistem

Adalet Bakanı Bozdağ'ın seçimlerden sonra yapılacak düzenlemelerden birinin kira artışına hapis cezası getirmek olduğunu söylemesi, siyasetçinin toplum beklentilerine uygun pozisyon alması dışında ne anlama geliyor? İçinde bulunduğumuz liberal sistem, devletin ekonomik konularda düzenleyici olmak gibi meşruiyetinin getirdiği en temel nitelikli bir göreve bile itiraz edip sınırlama getirirken uzlaşma mekanizmasının çalışmadığı kiracı mal sahibi ilişkilerine devletin nasıl olup da hürriyeti tahdit edici bir açılım getirebileceği, hukukun bunu nasıl teminat altına alabileceği konuları, bize işin aslının böyle olmadığını anlatmak bakımından yeterli bir çerçeve sunuyor. Siyasetçi seçime kadar kazasız belasız ulaşma derdinde haklı olarak. Populizm hiç bu kadar haklı yere yapılmış olamaz. Seçmen; devleti, lambayı ovuşturduğunda ortaya çıkan bir çeşit cin zannettikçe kendi sorumluluğunu almaktan kaçınıyor, olduk olmadık konularda sürekli devlete yetki devrediyor. "Al bunu da sen yap, şunu da sen öde... Ben yalnızca seçimlerde sana oy vereyim sonra sen benim kuklam ol, ben senin sahibin olayım. Sen bana hizmeti Hakka hizmet olarak gör ama ben hizmet aldığım polise, sağlıkçıya, öğretmen, belediye görevlisi gibi kamu görevlilerine saygıda kusur edersem, üstünde durma... Siyaset, 2023 koşullarında Türkiye cari kültürü neyi gerektiriyorsa topluma onu vermek yerine örneğin 2071 koşullarına uygun daha elit bir davranış mı geliştirmelidir? Aptal bir soruya kim muhatap olmak ister?

Togg ve çağrışımları

Gazeteci İsmail Saymaz'ın Togg üzerinden söylediklerinin iki odağı bulunuyor: Birincisi "nedir bu goy goy? İlk kez mi araba görüyorsunuz? Çingenenin oğlu olmuş, tutmuş çükünü koparmış halleri?" ifadesiyle özetleyeceğimiz, araç olarak Togg'un yansıtıldığı şekliyle hava (atma) taşıtı değil de sıradan bir kara taşıtı olduğu iddiası... Diğeri ise iktidarın Togg'u diyar diyar sergiletip 'bunu ben yaptım' demek suretiyle kendi reklamını yaptığı ancak gerçekte bunun bir devlet projesi olduğu, iktidarın bu tanıtımdan kendine hisse çıkarmasının bir haddi aşma hatta yakışıksız bir iş olduğu konusudur. Benzer bir durumu Rahmetli Erbakan, 1996'da iktidar olduklarında kamu ücretlerinde %100'ler civarında bir iyileşme yapıp, sonra da yaptığını vesile bulduğu ortamlarda yeniden ifade ederek halka anlatmaya çalışması sırasında bir kuvvet komutanının Başbakanın bu tavrından duyduğu rahatsızlığı, "benim maaşımı Erbakan vermiyor" şeklinde bir tepki vermesinde yaşamıştı. Bir çeşit, "ne anlatıyorsun, bu senin görevin" küçümsemesi hallerine muhatap olan Erbakan, mateessüf bu gerzek ifadeye cevap vermemeyi tercih etmişti. Öyle değildi tabi. Risk almış, olağan üstü işler yapmışsın. Siyaset yapıyorsan, mevzunun bilinmesi için anlatman, defalarca anlatman gerekiyor. Halk on kişi değil ki, bir anlatışta herkesin anladığına hükmedelim. Şimdi de durum böyle. Togg iddia edildiği gibi bir devlet projesi değildir. Zaten Türkiye'nin bilinen en meşhur devlet projesinin birincisi İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş ise ikincisi Kemalizm'dir. Nasıl ki, birinci köprü, Demirel'in, ikinci köprü Özal'ın, GAP bu ikisinin ortak projesi ise üçüncü köprü, Çanakkale ve Osmangazi köprüleri, Togg, savunma sanayi projeleri v.b. Tayyip Erdoğan'ın projeleridir. Bu projeler, hayatın olağan akışında Cumhuriyet müesses nizamının projelendirip finansman ve yürütümünü sağladığı projeler değildir. Zira icraat sistemi böyle işlemez. Togg da ömrü 21 yıldır süren ve iktidarının devam vizesi için 14 Mayıs'ta sandıktan çıkacak iradeyi bekleyen bir Erdoğan projesidir. Bilenler bilir; toprak, sermaye, emek ve teknolojinin ortada Girişimci yoksa kimseye bir faydası da yoktur. Ancak bir girişimcinin himayesinde bu kaynaklar, bir mal ya da hizmetin üretimi için araya getirerek anlamlı bir ürüne dönüştürülür. Girişimci yoksa ürün de yoktur. Tayyip Bey, yığından mamul üreten başarılı bir girişimci, AkParti de bu faaliyetin kurumsal muhatabıdır. "Bu bir devlet projesidir, Kim olsa yapar ya da kamu kaynakları kullanarak yapıyorsunuz" ifadeleri, bu kutsal çabayı değersizleştirmeye çalışan haset yüklü, husumet içeren kifayetsiz muhteris kişilerin beyanlarıdır. Vermek istedikleri asıl mesaj; her ne iyi olursa devletten, kötü olursa AkPartiden, Erdoğan'dandır. Hadi oradan ötekileştirmesinin en yakışacağı şerefsiz grubu işte bu itikat sahipleridir. Togg'un sıradan bir kara taşıtı olmadığını, Cumhuriyetin eğitim vermek suretiyle imal ettiği el ve zihin gücünün ortaya koyduğu en son ve somut bir ürün olduğunu, zamanın ruhunu en iyi bir şekilde yansıttığını anlamadığını söylemleriyle izhar eden zihin, aynı anda ne kadar çok değeri inkar edebiliyor?

Ne antitezi birader, sen kendine yer açıyorsun.

Bu seçimi özgül kılan bir başka husus da internette yayınlanan seçmen ropörtajları olsa gerek... 20-22 yaşlarında kendini Kürt olarak tanımlayan bir delikanlı, MHP gibi ırkçı bir partiye mi oy vereyim diyor. MHP'nin kendi içinde bir koalisyon olduğu 70'li yıllarda kendilerine Türkçü diyen, İslamiyet öncesi etnik birikimi bugüne taşımak isteyen, İslama karşıt, islami olan herşeyi Arapçılıkla itham eden marjinal bir kitlenin varlığını biliyoruz. Türkeş'in tercihini, üç hilal ve Türk İslam sentezinden yana koymasını müteakip bu insanlar Mhp'den koptular. İnternette Türkler nasıl müslüman oldu türünden bir arama yaptığınızda karşınıza çıkan aykırı tipler bu kopan grubun bugünkü temsilcileridir. Türkeş siyasi nedenlerle bu grubun kopmasını istememiş ancak parti içinde etkin olmalarının da önüne geçmişti. MHP milliyetçiliğinin etnik vurgusu zayıftır. Netice itibariyle tasfiye edilmiş olan bu marjinal grup dışında MHP'nin ırkçı, faşist vb. olduğunu iddia etmek mümkünse de öyle olduğunu ispat etmek kanaatimce imkansızdır. Pkk terör örgütünü Kürtlerin temsilcisi gören kimselerin siyaset zemininde kendilerine yer açmak için Mhp'nin karşısında konumlanmak istemelerini anlamak kolaydır. Hatta MHP yönetiminin bunların karşı kutbunda olmaktan dolayı siyasi çıkar sağladığı ve kendilerine atılan Kürt düşmanı iftirasına bilerek sessiz kaldıklarını iddia etmek bile mümkündür. Tarihi açıdan Kürt kimliğini inkar eden Kemalizmdi, MHP değil. Onun da neden böyle davrandığını anlamak için Osmanlının son yirmi yılına şöyle bir bakmak yeterli olacaktır. Bedel ödediği için saygı duyduğumuz Türk asıllı Kürtçü sosyolog İsmail Beşikçi, youtubeda yayınlanan videolarında Türkiye Kürtlerine atalarının maruz kaldığı baskıların Türk Milliyetçiliği nedeniyle yapıldığı yalanını söylüyor. Uzun lafın kısası, bize hazır sunulan her ne varsa sorgudan azade olmamalı. Son dönemlerin hoş bir sözü var: bir ürüne para ödemiyorsanız, ürün sizsiniz demektir! Pazarlanıyor olmak insan haysiyeti bakımından çok incitici.

19 Ekim 2021 Salı

Büyük Türkiye

Büyük Türkiye, coğrafi bir atıftan çok, zihinsel bir algının adıdır. İnsanımızın olayları teşhis ve değerlendirme biçimleri, Büyük Türkiye bakış açısına uygun olduğunda Suriyeli muhacirle kendisi arasındaki öz birliğini görür, kaynaklarını (zaman, emek, para) seferber eder, mazlumu kendine sarılıyormuş gibi bağrına basar: 'Şevkati bir duygu olarak teneffüs eder.' Egoyu öne çıkardığımız gün, bizim de pilimiz biter, taş kesilir, bize gavurluk edene dönüşürüz, Allah korusun. İçimizdeki; savaşmaktan bitap düşmüş moralsiz insanı; motive etmek, ayağa kaldırmak için söylenmiş 'muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur" hitabını "vay ben neymişim" veya "ırkçılık lan bu!" söylemiyle karşılayan arkadaşların varlığına takılıp enerji kaybetmediğimiz müddetçe, kendi hikayemizi inşa etmeye devam edeceğiz. Kabul edelim ki, içsel problemler (iç ve dış kaynaklı terör) nedeniyle harekete geçtik, zamanı geldiği için değil. Zamanı gelmek ifadesi, gizli bir ajandaya sahip olmayı anlatmıyor; olgunlaşmayı, örnek gösterilecek kıvama gelmeyi tanımlıyor. Henüz yeterince pişmedik, içimizde çemkirmek suretiyle kendini ifade ettiğini sanan, hatta bununla caka satan hainler var. Onlar da bir vakit gelecek, içinde bulundukları kısır döngü şokunu atlatıp insan olma sürecini devam ettirecek, genel kitleye ram olacaklar, şüphesiz. Uzun vadede hepimiz ölüyüz ayrıca. Artık ölüm meleği, kimi hangi aşamada yakalarsa 🙂 Sabırsız insanlara da dönüşüyoruz bir yandan. Acele ediyoruz. Evangelistler gibi "tabii ki inanıyorum ama yine de ölmeden önce 'sonucunu' görmek istiyorum" düşüncesinden etkilenenlerimiz var, endişe edilesi... Ne tuhaf? Yaş aldıkça; 250 senedir huzur yüzü görmemiş bir toplumun çocuklarının nereden geldiklerini yeniden sorgulamaları için yaşlı insanların deneyimlerini öğrenmeye ihtiyaçları olduğu noktasına geldim. Ancak yaşını almış insanlar, kendi anne, baba ve diğer büyüklerinin anlattıklarından derledikleri ve kitapların veremeyeceği duygusallık bezeli öyküleriyle dinleyenlere tesir edebilir, onları dönüştürebilirler. Büyük Türkiye'yi vergi gelirleriyle değil, insani hassasiyetimizle inşa edebiliriz.

Anketler ve Seçmenin Manipülasyonu

Eskiden beri halkın nabzını ölçmek için anket üstüne anket yaptıran Tayyip Bey, Afrika'ya gitmek üzere havaalanında yaptığı basın toplantısında gelen bir soru üzerine anketlere inanmadığını söyledi ya; anlayış ya da kavrayış sorunu olan kimseler, bunun da kendi amaçlarına hizmet eden (korktuğu gibi yorumlanabilecek) menfi bir söylem olduğu yolunda açıklamalarla kendilerini istihdam etmeye devam ettiler. Erdoğan kategorik (koşulsuz) olarak anketleri reddettiğini açıklamadı, anketler üzerinde algı oluşturmaya dönük manipülasyona (yönlendirmeye) işaret etti. Şimdi muhalif medyaya anket sonuçları veren MetroPOLL şirketinin başkanı Özer Sencer, liderler anketinde Erdoğan'ın 4. olduğu ilk üçün Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu ve Meral Akşener tarafından paylaşıldığını açıkladı. Toplumun gelir seviyesi arttıkça objektif kriterlere göre ortada bir başarısı bulunmadığı için kerameti kendinden menkul (sahip olduğu nitelikleri kendisi söyleyen) insanlar sınıfından gördüğümüz kişilere teveccühün artıyor olmasını makul ve mantıklı bulmamız için bir neden söyleyin ve böylelikle sermayesi eriyen bu insana merhamet etmiş olun. Seçmenin tümüyle akılcı saiklerle tercih oluşturmadığını, hadisenin duygusal boyutları olduğunu da biliyoruz. Ancak toplumsal çoğunluğun hayatı, çekirdek çitleyip buzlu bir camın ardından seyrediyormuş gibi davrandığı bilgisine de itibar edecek değilim. Kanaatime göre algı oluşturduğunu zannedenler bu faaliyetlerine devam etsin, para kazandıkları mahreçlere, müşterilerine zaman kaybettirsinler. İlk üçte kıymet verdikleri insanlar, bir oy yarışında kolay elimine edilebilecek, belki adaylık sürecinde kolay yıpratılabilecek insanlar. Yönetim meselesinde seçmeni küçümseyenin kazanma ihtimali yoktur.

Türkiye'nin milli Geliri ve Fakirleşme edebiyatı üzerine

Şimdi kur fırladı gidiyor ya, üniversiteyi bir şekilde bitirmek dışında bir akreditasyon kriteri bulunmadığı için kendini kolayca iktisatçı olarak tanımlayan kişiler arasında Türkiye’nin döviz bazındaki büyümesi konusunda sureti haktan görünüşlü bir telaştır gidiyor... Bir yıllık mal ve hizmet üretimini ölçen GSMH, TL bazında olağanüstü büyüyor ancak döviz kurunda öyle yıkıcı bir artış var ki, bırakın üzerine koymayı zemini bile eritiyor; dolayısı ile döviz bazında küçülüyoruz. Bir zamanların 17. büyük ekonomisi bu yıl ilk 20'ye bile giremeyecek bir halde... Küçülmeden söz edenler arasında fakirleştiğimizi ifade etme cüretinde olanlar da var. Anladığım kadarıyla bu ülkede her şey olursun, ama rezil olmazsın anlayışı ile hareket edenlerin imza atmayacakları metin yok. Şimdi toparlayalım: İktisat biliminin içinden konuştuğumuza göre ülkelerin milli gelir hesaplarının ulusal para ile yapılması konusunda “hayır öyle olmaz” deyip bize durduk yere yaş aldıracak, saç baş yolduracak, maraza çıkaracak kimsenin olmadığını, bu konuda literatürde mutabakat bulunduğunu gönül rahatlığıyla ifade etmiş olalım. GSMH rakamının yıl sonu kuru ile dövize çevrilmesi, ülkemiz milli gelirinin diğer ülkelerle mukayese yapılabilmesini sağlamak içindir. Ayrıca bu döviz bazlı toplam büyüklük (GSMH), ülke nüfusuna bölünür ki, kişi başı milli gelir ortaya çıksın. Şimdi bu yıl döviz kuru fırladı gitti, TL bazında ölçülen GSMH, döviz bazında küçülmüş oldu. Ayrıca nüfusumuz da arttı. Bu durumda kişi başı milli gelirin düşmesi gerekir ki, fakirleşme ile bu kastediliyor olmalı. Durum böyle mi? Durum şu: Döviz bazlı milli gelir hesabı, ortalamada bu gelire sahip birinin turist olarak o paranın ait olduğu ülkeye gitmesi halinde o ülkede yerleşik biri gibi davransa ne kadarlık bir alım gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Yani geçen yıl kişi başı milli gelirimiz 100 USD, bu yıl 90 USD ise ABD’de bu yılki gelirimizin alım gücü 90 USD’lik mal almaya yeterlidir ve bu rakam geçen yıla göre azalmış demektir. Aynı ülkenin kişi başı milli geliri, 130 USD olmuşsa onlar bizden daha fazla bir alım gücüne sahiptirler demektir. Bu özü yanlış olmamakla birlikte çok kaba bir değerlendirmedir. Çünkü mallar için geçerli olan iktisat kuralları, hizmetler için aynen geçerli değildir. Nitekim hizmetler, hizmet fiyatları, yaşam düzeyi bakımından ülkede kazanılan ile ülkede harcanan arasında daima bir uyum vardır. Kişi başı milli gelirimiz Amerikalılardan daha az diye daha az yemek yiyor değiliz, aracımıza daha az akaryakıt ta koyuyor değiliz, üstümüze aldığımız yorgan da görece kısa değil. Zaten bu durumu ifade etmek üzere geliştirilmiş Satın alma gücü paritesi konusu, tam da bu farklılığın sonuçlarını en aza indirmek suretiyle karşılaştırma yapmak üzere geliştirilmiş bir iktisat aracıdır. Peki fakirleştik mi? Dedik ya ekonomi konuşuyoruz. Öyleyse bilelim ki fakirleşme, makro ekonominin içindeki gelir dağılımının konusudur. Döviz fırladı gitti de soframızda benzer oranda bir daralma mı oldu? Biz gelirimizi tüketim ve yatırım kalemleri içinde önceliklerimize göre dağıtıyoruz. Tüketim hacminde daralma yaşanması fakirleşmek midir? Fakirleşme, iktisat açısından gelir dağılımındaki bozulmanın yaygınlaşması demektir. Döviz kuru ile fakirleşme arasında iktisat açısından bir ilişki yoktur. Döviz cinsinden küçüldüğümüzü ifade eden analiz, iktisattan ziyade siyaset ve demagojinin konusudur. Dövize çevrilen milli gelir, aritmetik (bölme) işlemine tabi tutulmuş ve küçülme gibi fiziki karşılığı olmayan bir sonuca ulaşmıştır. Hepsi o kadar. Bu aynı zamanda iktisadın bugün için sınırıdır. GSMH'yı döviz cinsinden ifade etmenin afaki kur artışı nedeniyle anlamsız hatta yanıltıcı olduğu ortaya çıkmışken tam yerine gelip manzara koymanın iktisatçılıkla bir ilgisi yok. Türkiye'nin iktisatçıları, enflasyon ve kur artışı konularında literatüre katkı yapabilecek gözlem setine sahipler. Ama hayır onların çoğunluğu iktisat değil, gün sonunda gündelik parti siyasetine tahvil edilecek yorumları birbirinden çalmak ve tekrar etmekle meşguller.

6 Aralık 2020 Pazar

Dostluk

Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu da dostluğun sırrının arkadaşına pekey demekle mümkün olduğunu söylermiş. Haklısın ve peki ifadeleri muhatabın önündeki söylem engellerini ortadan kaldırır, çatışma yaşayabileceğine dair öngördüğü blokajı yerle bir eder. Güvenli sularda olduğunu zanneden bilinç, akmaya başlar. Bu aynı zamanda düşüncenin test edilmesi aşamasıdır ve fakat akışa destek niteliğindeki (haklısın, peki, hı hı vb) ifadelerinin düşünce teyidi olarak algılanması da mümkündür. Yanlış bir geri bildirim olmanın ötesinde bunun anlatıcıya zararı nedir? Anlatmak iyidir, anlatanı iyileştirir, geri bildirimlerden yararlanır, kendini geliştirir, özgüveni pekişir, muhataplarına bilgi, duygu transferi yaptığından fayda sağlamış olur.

Kadınların erkeklere göre daha uzun yaşamalarının sırrını görece daha fazla konuşmakta bulanlar, önemli bir gerçeğe işaret ediyorlar. Konuşmak, anlatmak, bedende sıkışıp kalmış olan travma enerjisinin serbest kalmasını sağlarken anlatıcı insanı da iyileştirmiş hatta bir anlamda özgürleştirmiş olur.

Ezberden Kurtulmak

 Türkiyenin iha ve siha teknolojileri ile yakaladığı teknolojik üstünlüğü, Batı Anadolu adalarını ele geçirmek için kullanacağını iddia ederek prim yapmaya kalkan Yunanlı, kurdun aklına kuzuyu düşürerek ne yapmak istiyor?

Bizim bütçe gelirimiz giderimize yetmiyor. Stratejik adalardaki haklarımızı tesis etmek bize yeter. Var mı içimizde adalarda yaşamak isteyen kimse? Olsa Kıbrısa giderlerdi. Adalar için bu ülkenin bütçe ayırmasını beklemek ancak bir Yunanlı çakala yakışır. Uyanıklar. Yalvarsalar gitmeyiz. Maişet problemini çözmede Allah herkese yeter. Bizi tarih boyunca yemekten usanmadılar.
Biz velev ki davet üzerine en ufak bir toprak kazanımında bulunalım dünyanın güçlü devletleri üstümüze çöker.
Tarihi doğru okumak gerek. Fetih eskiden bizzat giderek oluyordu. Şimdi kültürel olarak, artan etkinlikle sağlanıyor. Amaç yeryüzünde adaleti tesis etmekse bunun yolu iletişimden ve güzel örnek olmaktan geçiyor, başkalarının toprakları uğruna savaşmaktan değil.
Hatice Ekşi Acar, Hakkı Erçetin ve 24 diğer kişi

Egosuz Olmaz

Günlük hayatta Ego'yu olumsuz anlamda kullanıyoruz ancak aslında bu bir anlam yükleme hatası.
Zira mütevazılığın karşıtı ego değil, belki kibir, belki hırs vb.
Çünkü ego bir kimlik, bir davranış biçimi değil.
Egosuz olmaz.
Ego bizi dik tutar.
En büyük kimliğimiz egodur.
Egonun makul bir sınırda, yaygın tabirle boyumuz kadar olması gerekir, daha yüksek ya da alçak değil.
Kibir'se zayıf egonun saldırıdan, yargılanmaktan korunmak tercih ettiği savunma maskesi (taktiği), davranış biçimidir.

Pandemi

Whatsupp'ta bir arkadaşım bir mesaj paylaştı. Buna göre Tütkiye'nin iktidarı, korona illetinden kurtulmak üzere iki plan geliştirmiş, yazıda bunların ikisinin de detayları verilmiş. Arkadaş, teyiden soruyor: bu işin aslını bilen var mı?

Gün içerisinde Emniyet Genel Müdürlüğünün "bu tip yayınlar asılsızdır" şeklinde bir basın açıklaması oldu. Mevzu şimdi arkadaşımın yeni geliştirdiği "bu ve benzeri “aslı olmayan genelgeler” toplumu alıştırma, ısındırma gibi geliyor bana" ifadesine bağlanmış durumda.
İçinde yaşadığımız dönemde sıkça karşılaşılan bir yalan türü ve biçimi bu, yalan bilgilendirme işi.
Yalanın temeli, bilginin güç olduğu ilkesine dayanıyor. Yalanı özellikle üretenler; kendilerini, toplumun kontolünü sağlayan odaklardan (devlet ve kurumlarından) bilgi çalıp topluma taşıyarak soylu bir iş yaptıklarını, bunun için 'iyi' kimseler olarak en az iktidar kadar güçlü olduklarının kabul edilmesini bekliyorlar. Kendileri; seçim, darbe ya da uygun görülecek bir başka yöntemle bilginin, gücün, kudretin resmi efendisi olacakları güne kadar toplumdan ilgi, saygı ve ihtimam görmek istiyorlar.
Özünde bu grupla bağlantısı olmadığı ve mesajın arkasında ne/kim var bilmedikleri halde halkaya katılmak suretiyle yalanın toplumsallaşmasına katkı sağlayan (yalanı yayan) kişiler de 'resmi güçle mesafeli ancak gelişen alternatif gücün bir parçası, karanlıkları aydınlatan bir şovalye, etkin bir karakter olarak' kendilerinin ilgi, saygı ve ihtimama layık, sıradışı yetenek sahibi birer kahraman olduklarını ilan ediyor.
Şimdi zorunlu korona kısıtlamasına geri dönelim. İktidar, salgını önlemek için zaten bir dizi kararlar almıştı. Toplum belki rutin dışı olan bu kararlardan haz etmiyor ancak riayet konusunda büyük bir uyum sergilediği de çok açık. Önümüzdeki hafta bu tedbirlerin sonuçlarını göreceğiz. Şayet gidişatta önemli bir düzelme görülmezse ilave tedbirler alınabilir. Doğmamış bebeğe don biçme alışkanlığı bizi yukarıdaki saiklerle spekülasyonun bir parçası yapabilir. Kim, uyuşturucu gibi salak işler yapmadan düşük bir performansla daha iyi hissetmek istemez ki? Aralık ayının ikinci yarısında önemli ölçüde mal sattığımız Batı pazarlarının tatile girecek olması nedeniyle iktidar, biz de bu dönemde koronayı çözmek için daha büyük bir tedbiri harekete geçirelim fikrini geliştirirse bunu topluma alıştırarak mı yoksa alıştırmadan, doğrudan mı söyler?
Toplumda örneğin 10 günlük bir sokağa çıkma yasağına uyum sağlayamayacak toplumsal kesimler var. Bunlar, ülke bugünkü kalkınma düzeyinin on katına çıksa da (belki daha az sayıda ama) kesinlikle varlığını sürdürecek kesimler olacak. Sosyal devlet anlayışı bu toplumsal kesimlerin insani şartlarını tesis etmek için geliştirildi. Devlet, bu kesimlere nasıl erişeceğini biliyor, o erişim kanallarının varlığı ayrıca devletin varlığının da bir teyidi olacak. Burada titiz bir çalışma yürütüldükten sonra neyi problem edeceğiz, önceliğimiz salgınla mücadele. Kanaatimce ortada alıştıra alıştıra verilecek bir bilgi türü yok.

Efsane

 Şu efsanenin güzelliğine bakar mısınız.

‘Driyope ve İyole, iki kız kardeştir. Driyope, evlidir. Birgün ikisi birlikte bir pınar kıyısına giderler. Çiçek açmış bir mersin ağacı, Driyope’nin ilgisini çeker ve bir dal koparır. Dal, kırıldığı yerden kanamaya başlar. Driyope, istemeden bir bitkinin ölümüne yol açmıştır.’ Evli kadın kaçarken dehşet içinde ayaklarının hareket etmediğini, vücudunun ağaçlaşmaya başladığını hisseder Ayakları kök olmuş, bedeni ağaçlaşmaya başlamıştır. İyole, kardeşini kurtarmaya çalışır. Fakat yararı olmaz. Tam bu sırada Driyope’nin babasıyla kocası görünür. Kucaklarında da Driyope’nin oğlu yatmaktadır. Onların da elinden bir şey gelmez. Driyope, çocuğunu bağrına basıp emzirmeye çalışır. Fakat göğsü de ağaçlaşmaya başlamıştır. Driyope, çocuğundan ayrılmak istemez ve onun da ağaç olması için çocuğuna sımsıkı sarılır. Boşunadır… Yalnızca kendisi ağaçlaşmaktadır. Umutsuzluk içinde şöyle bağırır: ‘Hiç günahım yok! Cezayı gerektirecek bir şey yapmadım. Yaptımsa, yapraklarım dökülsün. Çocuğumu sütanneye verin. Oğlumu dallarımın altında emzirsin. Büyüyünce de benim dallarımın gölgesinde oynasın, bana ‘Anne!’ diye seslensin. Ama söyleyin ona, sakın dal koparmasın hiçbir ağaçtan!’ der ve susar. O, artık görkemli bir ağaca dönüşmüştür.’

Murat Karayalçın

Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...