17 Mayıs 2023 Çarşamba
Babala tv'de bir garip Muharrem İnce
Muharrem İnce'nin Babala TV'deki performansına gelen seyirci tepkileri hakkında bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim.
Bunlar ağırlıklı olarak 20 ila 50 yaş arası insanlar.
İnce ile muhatap olduklarında mevzuyu kişiselleştirdikleri ve söz üzerinden İnce'yi rencide etmeye dönük kışkırtmalarda bulunduklarını gözlemledim. İnce bu kitle ile arasında yaş farkı olduğunu kabul ederek onların abileri olduğunu söylüyor ama yaşını sorduğu ve 'senin yaşında gelinim var benim' dediği izleyicilerden 'kadınların yaşı sorulmaz' ve 'ben yaşımı söylediğimi hatırlamıyorum' gibi tepkiler alıyor. Kitle, ısrarla empati kurmayıp iftiralar karşısında doğal olarak öfkelenen İnce'nin davranışını yadırgayıp yargılıyor ve Kılıçdaroğlu gibi sakin kalamamasını eleştiriyor.
Psikolojide kesin inançlılar denilen grup psikolojisini yansıttıklarını görüyoruz. Bunlar bir karar vermişler ve muhataplarının da o karara uygun bir itirafta bulunmasını bekliyorlar. Getirilen bütün açıklamalara kapalılar.
Bir de yeni mezun bir stajyer doktorun; maaş, çalışma saatleri, hasta yakınlarının davranışları gibi gerekçelerle ülkemizi terk etmek isteğini meşrulaştırmak üzere İnce'ye yönelttiği bir soru var. İnce bu soruya 'siz giderseniz orman yangınlarını kim söndürecek' minvalinde bir cevap verdi. Cevabının sonunda da populizm yapacak ya; bu genç hödüğün akıllı ve kaygılarında haklı olduğunu ifade etti. Milletin vergileriyle okuyup meslek sahibi olmuş insanların tam toplumdan aldıkları kaynakları hizmet yolu ile iade etme aşamasına geçmek üzereyken cari kültürün bir parçası değillermiş gibi nankörlük ve küstahlık içeren söylemlerle aşağılık komplekslerini gidermek, Avrupa'da bulunduklarını varsaydığı 'üstün insanlara' hizmet etmek ve onaylarını almak üzere ülkemizi terki diyar etmek istemeleri hususuna alkış tutmanın İnce'ye pek bir yakıştığı kanaatindeyim.
Birbirine gaz veren, kerameti kendinden menkul bu kitle, 14 Mayıs gecesi iflah olmaz bir çağa girecek, inşallah. Oh olsun meselesi değil, neyin hakkımızda hayırlı olacağını Allah bilir.
Kira artış oranlarına müdehale ve liberal sistem
Adalet Bakanı Bozdağ'ın seçimlerden sonra yapılacak düzenlemelerden birinin kira artışına hapis cezası getirmek olduğunu söylemesi, siyasetçinin toplum beklentilerine uygun pozisyon alması dışında ne anlama geliyor?
İçinde bulunduğumuz liberal sistem, devletin ekonomik konularda düzenleyici olmak gibi meşruiyetinin getirdiği en temel nitelikli bir göreve bile itiraz edip sınırlama getirirken uzlaşma mekanizmasının çalışmadığı kiracı mal sahibi ilişkilerine devletin nasıl olup da hürriyeti tahdit edici bir açılım getirebileceği, hukukun bunu nasıl teminat altına alabileceği konuları, bize işin aslının böyle olmadığını anlatmak bakımından yeterli bir çerçeve sunuyor. Siyasetçi seçime kadar kazasız belasız ulaşma derdinde haklı olarak. Populizm hiç bu kadar haklı yere yapılmış olamaz.
Seçmen; devleti, lambayı ovuşturduğunda ortaya çıkan bir çeşit cin zannettikçe kendi sorumluluğunu almaktan kaçınıyor, olduk olmadık konularda sürekli devlete yetki devrediyor. "Al bunu da sen yap, şunu da sen öde... Ben yalnızca seçimlerde sana oy vereyim sonra sen benim kuklam ol, ben senin sahibin olayım. Sen bana hizmeti Hakka hizmet olarak gör ama ben hizmet aldığım polise, sağlıkçıya, öğretmen, belediye görevlisi gibi kamu görevlilerine saygıda kusur edersem, üstünde durma...
Siyaset, 2023 koşullarında Türkiye cari kültürü neyi gerektiriyorsa topluma onu vermek yerine örneğin 2071 koşullarına uygun daha elit bir davranış mı geliştirmelidir? Aptal bir soruya kim muhatap olmak ister?
Togg ve çağrışımları
Gazeteci İsmail Saymaz'ın Togg üzerinden söylediklerinin iki odağı bulunuyor: Birincisi "nedir bu goy goy? İlk kez mi araba görüyorsunuz? Çingenenin oğlu olmuş, tutmuş çükünü koparmış halleri?" ifadesiyle özetleyeceğimiz, araç olarak Togg'un yansıtıldığı şekliyle hava (atma) taşıtı değil de sıradan bir kara taşıtı olduğu iddiası... Diğeri ise iktidarın Togg'u diyar diyar sergiletip 'bunu ben yaptım' demek suretiyle kendi reklamını yaptığı ancak gerçekte bunun bir devlet projesi olduğu, iktidarın bu tanıtımdan kendine hisse çıkarmasının bir haddi aşma hatta yakışıksız bir iş olduğu konusudur.
Benzer bir durumu Rahmetli Erbakan, 1996'da iktidar olduklarında kamu ücretlerinde %100'ler civarında bir iyileşme yapıp, sonra da yaptığını vesile bulduğu ortamlarda yeniden ifade ederek halka anlatmaya çalışması sırasında bir kuvvet komutanının Başbakanın bu tavrından duyduğu rahatsızlığı, "benim maaşımı Erbakan vermiyor" şeklinde bir tepki vermesinde yaşamıştı. Bir çeşit, "ne anlatıyorsun, bu senin görevin" küçümsemesi hallerine muhatap olan Erbakan, mateessüf bu gerzek ifadeye cevap vermemeyi tercih etmişti. Öyle değildi tabi. Risk almış, olağan üstü işler yapmışsın. Siyaset yapıyorsan, mevzunun bilinmesi için anlatman, defalarca anlatman gerekiyor. Halk on kişi değil ki, bir anlatışta herkesin anladığına hükmedelim. Şimdi de durum böyle.
Togg iddia edildiği gibi bir devlet projesi değildir. Zaten Türkiye'nin bilinen en meşhur devlet projesinin birincisi İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş ise ikincisi Kemalizm'dir. Nasıl ki, birinci köprü, Demirel'in, ikinci köprü Özal'ın, GAP bu ikisinin ortak projesi ise üçüncü köprü, Çanakkale ve Osmangazi köprüleri, Togg, savunma sanayi projeleri v.b. Tayyip Erdoğan'ın projeleridir. Bu projeler, hayatın olağan akışında Cumhuriyet müesses nizamının projelendirip finansman ve yürütümünü sağladığı projeler değildir. Zira icraat sistemi böyle işlemez.
Togg da ömrü 21 yıldır süren ve iktidarının devam vizesi için 14 Mayıs'ta sandıktan çıkacak iradeyi bekleyen bir Erdoğan projesidir.
Bilenler bilir; toprak, sermaye, emek ve teknolojinin ortada Girişimci yoksa kimseye bir faydası da yoktur. Ancak bir girişimcinin himayesinde bu kaynaklar, bir mal ya da hizmetin üretimi için araya getirerek anlamlı bir ürüne dönüştürülür. Girişimci yoksa ürün de yoktur. Tayyip Bey, yığından mamul üreten başarılı bir girişimci, AkParti de bu faaliyetin kurumsal muhatabıdır. "Bu bir devlet projesidir, Kim olsa yapar ya da kamu kaynakları kullanarak yapıyorsunuz" ifadeleri, bu kutsal çabayı değersizleştirmeye çalışan haset yüklü, husumet içeren kifayetsiz muhteris kişilerin beyanlarıdır. Vermek istedikleri asıl mesaj; her ne iyi olursa devletten, kötü olursa AkPartiden, Erdoğan'dandır. Hadi oradan ötekileştirmesinin en yakışacağı şerefsiz grubu işte bu itikat sahipleridir.
Togg'un sıradan bir kara taşıtı olmadığını, Cumhuriyetin eğitim vermek suretiyle imal ettiği el ve zihin gücünün ortaya koyduğu en son ve somut bir ürün olduğunu, zamanın ruhunu en iyi bir şekilde yansıttığını anlamadığını söylemleriyle izhar eden zihin, aynı anda ne kadar çok değeri inkar edebiliyor?
Ne antitezi birader, sen kendine yer açıyorsun.
Bu seçimi özgül kılan bir başka husus da internette yayınlanan seçmen ropörtajları olsa gerek...
20-22 yaşlarında kendini Kürt olarak tanımlayan bir delikanlı, MHP gibi ırkçı bir partiye mi oy vereyim diyor.
MHP'nin kendi içinde bir koalisyon olduğu 70'li yıllarda kendilerine Türkçü diyen, İslamiyet öncesi etnik birikimi bugüne taşımak isteyen, İslama karşıt, islami olan herşeyi Arapçılıkla itham eden marjinal bir kitlenin varlığını biliyoruz. Türkeş'in tercihini, üç hilal ve Türk İslam sentezinden yana koymasını müteakip bu insanlar Mhp'den koptular. İnternette Türkler nasıl müslüman oldu türünden bir arama yaptığınızda karşınıza çıkan aykırı tipler bu kopan grubun bugünkü temsilcileridir. Türkeş siyasi nedenlerle bu grubun kopmasını istememiş ancak parti içinde etkin olmalarının da önüne geçmişti.
MHP milliyetçiliğinin etnik vurgusu zayıftır. Netice itibariyle tasfiye edilmiş olan bu marjinal grup dışında MHP'nin ırkçı, faşist vb. olduğunu iddia etmek mümkünse de öyle olduğunu ispat etmek kanaatimce imkansızdır.
Pkk terör örgütünü Kürtlerin temsilcisi gören kimselerin siyaset zemininde kendilerine yer açmak için Mhp'nin karşısında konumlanmak istemelerini anlamak kolaydır. Hatta MHP yönetiminin bunların karşı kutbunda olmaktan dolayı siyasi çıkar sağladığı ve kendilerine atılan Kürt düşmanı iftirasına bilerek sessiz kaldıklarını iddia etmek bile mümkündür. Tarihi açıdan Kürt kimliğini inkar eden Kemalizmdi, MHP değil. Onun da neden böyle davrandığını anlamak için Osmanlının son yirmi yılına şöyle bir bakmak yeterli olacaktır.
Bedel ödediği için saygı duyduğumuz Türk asıllı Kürtçü sosyolog İsmail Beşikçi, youtubeda yayınlanan videolarında Türkiye Kürtlerine atalarının maruz kaldığı baskıların Türk Milliyetçiliği nedeniyle yapıldığı yalanını söylüyor.
Uzun lafın kısası, bize hazır sunulan her ne varsa sorgudan azade olmamalı. Son dönemlerin hoş bir sözü var: bir ürüne para ödemiyorsanız, ürün sizsiniz demektir!
Pazarlanıyor olmak insan haysiyeti bakımından çok incitici.
19 Ekim 2021 Salı
Büyük Türkiye
Büyük Türkiye, coğrafi bir atıftan çok, zihinsel bir algının adıdır.
İnsanımızın olayları teşhis ve değerlendirme biçimleri, Büyük Türkiye bakış açısına uygun olduğunda Suriyeli muhacirle kendisi arasındaki öz birliğini görür, kaynaklarını (zaman, emek, para) seferber eder, mazlumu kendine sarılıyormuş gibi bağrına basar: 'Şevkati bir duygu olarak teneffüs eder.'
Egoyu öne çıkardığımız gün, bizim de pilimiz biter, taş kesilir, bize gavurluk edene dönüşürüz, Allah korusun.
İçimizdeki; savaşmaktan bitap düşmüş moralsiz insanı; motive etmek, ayağa kaldırmak için söylenmiş 'muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur" hitabını "vay ben neymişim" veya "ırkçılık lan bu!" söylemiyle karşılayan arkadaşların varlığına takılıp enerji kaybetmediğimiz müddetçe, kendi hikayemizi inşa etmeye devam edeceğiz.
Kabul edelim ki, içsel problemler (iç ve dış kaynaklı terör) nedeniyle harekete geçtik, zamanı geldiği için değil. Zamanı gelmek ifadesi, gizli bir ajandaya sahip olmayı anlatmıyor; olgunlaşmayı, örnek gösterilecek kıvama gelmeyi tanımlıyor.
Henüz yeterince pişmedik, içimizde çemkirmek suretiyle kendini ifade ettiğini sanan, hatta bununla caka satan hainler var. Onlar da bir vakit gelecek, içinde bulundukları kısır döngü şokunu atlatıp insan olma sürecini devam ettirecek, genel kitleye ram olacaklar, şüphesiz. Uzun vadede hepimiz ölüyüz ayrıca. Artık ölüm meleği, kimi hangi aşamada yakalarsa 🙂
Sabırsız insanlara da dönüşüyoruz bir yandan. Acele ediyoruz. Evangelistler gibi "tabii ki inanıyorum ama yine de ölmeden önce 'sonucunu' görmek istiyorum" düşüncesinden etkilenenlerimiz var, endişe edilesi...
Ne tuhaf? Yaş aldıkça; 250 senedir huzur yüzü görmemiş bir toplumun çocuklarının nereden geldiklerini yeniden sorgulamaları için yaşlı insanların deneyimlerini öğrenmeye ihtiyaçları olduğu noktasına geldim. Ancak yaşını almış insanlar, kendi anne, baba ve diğer büyüklerinin anlattıklarından derledikleri ve kitapların veremeyeceği duygusallık bezeli öyküleriyle dinleyenlere tesir edebilir, onları dönüştürebilirler.
Büyük Türkiye'yi vergi gelirleriyle değil, insani hassasiyetimizle inşa edebiliriz.
Anketler ve Seçmenin Manipülasyonu
Eskiden beri halkın nabzını ölçmek için anket üstüne anket yaptıran Tayyip Bey, Afrika'ya gitmek üzere havaalanında yaptığı basın toplantısında gelen bir soru üzerine anketlere inanmadığını söyledi ya; anlayış ya da kavrayış sorunu olan kimseler, bunun da kendi amaçlarına hizmet eden (korktuğu gibi yorumlanabilecek) menfi bir söylem olduğu yolunda açıklamalarla kendilerini istihdam etmeye devam ettiler. Erdoğan kategorik (koşulsuz) olarak anketleri reddettiğini açıklamadı, anketler üzerinde algı oluşturmaya dönük manipülasyona (yönlendirmeye) işaret etti.
Şimdi muhalif medyaya anket sonuçları veren MetroPOLL şirketinin başkanı Özer Sencer, liderler anketinde Erdoğan'ın 4. olduğu ilk üçün Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu ve Meral Akşener tarafından paylaşıldığını açıkladı. Toplumun gelir seviyesi arttıkça objektif kriterlere göre ortada bir başarısı bulunmadığı için kerameti kendinden menkul (sahip olduğu nitelikleri kendisi söyleyen) insanlar sınıfından gördüğümüz kişilere teveccühün artıyor olmasını makul ve mantıklı bulmamız için bir neden söyleyin ve böylelikle sermayesi eriyen bu insana merhamet etmiş olun.
Seçmenin tümüyle akılcı saiklerle tercih oluşturmadığını, hadisenin duygusal boyutları olduğunu da biliyoruz. Ancak toplumsal çoğunluğun hayatı, çekirdek çitleyip buzlu bir camın ardından seyrediyormuş gibi davrandığı bilgisine de itibar edecek değilim.
Kanaatime göre algı oluşturduğunu zannedenler bu faaliyetlerine devam etsin, para kazandıkları mahreçlere, müşterilerine zaman kaybettirsinler. İlk üçte kıymet verdikleri insanlar, bir oy yarışında kolay elimine edilebilecek, belki adaylık sürecinde kolay yıpratılabilecek insanlar.
Yönetim meselesinde seçmeni küçümseyenin kazanma ihtimali yoktur.
Türkiye'nin milli Geliri ve Fakirleşme edebiyatı üzerine
Şimdi kur fırladı gidiyor ya, üniversiteyi bir şekilde bitirmek dışında bir akreditasyon kriteri bulunmadığı için kendini kolayca iktisatçı olarak tanımlayan kişiler arasında Türkiye’nin döviz bazındaki büyümesi konusunda sureti haktan görünüşlü bir telaştır gidiyor...
Bir yıllık mal ve hizmet üretimini ölçen GSMH, TL bazında olağanüstü büyüyor ancak döviz kurunda öyle yıkıcı bir artış var ki, bırakın üzerine koymayı zemini bile eritiyor; dolayısı ile döviz bazında küçülüyoruz. Bir zamanların 17. büyük ekonomisi bu yıl ilk 20'ye bile giremeyecek bir halde... Küçülmeden söz edenler arasında fakirleştiğimizi ifade etme cüretinde olanlar da var. Anladığım kadarıyla bu ülkede her şey olursun, ama rezil olmazsın anlayışı ile hareket edenlerin imza atmayacakları metin yok.
Şimdi toparlayalım: İktisat biliminin içinden konuştuğumuza göre ülkelerin milli gelir hesaplarının ulusal para ile yapılması konusunda “hayır öyle olmaz” deyip bize durduk yere yaş aldıracak, saç baş yolduracak, maraza çıkaracak kimsenin olmadığını, bu konuda literatürde mutabakat bulunduğunu gönül rahatlığıyla ifade etmiş olalım.
GSMH rakamının yıl sonu kuru ile dövize çevrilmesi, ülkemiz milli gelirinin diğer ülkelerle mukayese yapılabilmesini sağlamak içindir. Ayrıca bu döviz bazlı toplam büyüklük (GSMH), ülke nüfusuna bölünür ki, kişi başı milli gelir ortaya çıksın. Şimdi bu yıl döviz kuru fırladı gitti, TL bazında ölçülen GSMH, döviz bazında küçülmüş oldu. Ayrıca nüfusumuz da arttı. Bu durumda kişi başı milli gelirin düşmesi gerekir ki, fakirleşme ile bu kastediliyor olmalı.
Durum böyle mi? Durum şu: Döviz bazlı milli gelir hesabı, ortalamada bu gelire sahip birinin turist olarak o paranın ait olduğu ülkeye gitmesi halinde o ülkede yerleşik biri gibi davransa ne kadarlık bir alım gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Yani geçen yıl kişi başı milli gelirimiz 100 USD, bu yıl 90 USD ise ABD’de bu yılki gelirimizin alım gücü 90 USD’lik mal almaya yeterlidir ve bu rakam geçen yıla göre azalmış demektir. Aynı ülkenin kişi başı milli geliri, 130 USD olmuşsa onlar bizden daha fazla bir alım gücüne sahiptirler demektir. Bu özü yanlış olmamakla birlikte çok kaba bir değerlendirmedir. Çünkü mallar için geçerli olan iktisat kuralları, hizmetler için aynen geçerli değildir. Nitekim hizmetler, hizmet fiyatları, yaşam düzeyi bakımından ülkede kazanılan ile ülkede harcanan arasında daima bir uyum vardır. Kişi başı milli gelirimiz Amerikalılardan daha az diye daha az yemek yiyor değiliz, aracımıza daha az akaryakıt ta koyuyor değiliz, üstümüze aldığımız yorgan da görece kısa değil. Zaten bu durumu ifade etmek üzere geliştirilmiş Satın alma gücü paritesi konusu, tam da bu farklılığın sonuçlarını en aza indirmek suretiyle karşılaştırma yapmak üzere geliştirilmiş bir iktisat aracıdır.
Peki fakirleştik mi? Dedik ya ekonomi konuşuyoruz. Öyleyse bilelim ki fakirleşme, makro ekonominin içindeki gelir dağılımının konusudur. Döviz fırladı gitti de soframızda benzer oranda bir daralma mı oldu? Biz gelirimizi tüketim ve yatırım kalemleri içinde önceliklerimize göre dağıtıyoruz. Tüketim hacminde daralma yaşanması fakirleşmek midir? Fakirleşme, iktisat açısından gelir dağılımındaki bozulmanın yaygınlaşması demektir. Döviz kuru ile fakirleşme arasında iktisat açısından bir ilişki yoktur.
Döviz cinsinden küçüldüğümüzü ifade eden analiz, iktisattan ziyade siyaset ve demagojinin konusudur. Dövize çevrilen milli gelir, aritmetik (bölme) işlemine tabi tutulmuş ve küçülme gibi fiziki karşılığı olmayan bir sonuca ulaşmıştır. Hepsi o kadar. Bu aynı zamanda iktisadın bugün için sınırıdır.
GSMH'yı döviz cinsinden ifade etmenin afaki kur artışı nedeniyle anlamsız hatta yanıltıcı olduğu ortaya çıkmışken tam yerine gelip manzara koymanın iktisatçılıkla bir ilgisi yok.
Türkiye'nin iktisatçıları, enflasyon ve kur artışı konularında literatüre katkı yapabilecek gözlem setine sahipler. Ama hayır onların çoğunluğu iktisat değil, gün sonunda gündelik parti siyasetine tahvil edilecek yorumları birbirinden çalmak ve tekrar etmekle meşguller.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Murat Karayalçın
Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...
-
Gürkan Zengin ve Ekol tv'ye teşekkür ediyorum. Ankara BB ve SHP'nin eski başkanı Murat Karayalçın'la mülakat yaparak 'adam s...
-
Orospu Çocuğu ifadesi, bugün yaygın olarak küfür maksatlı kullanılıyor: İtham edilen kişinin annesi, değersizleştirerek kişinin kendisinin d...
-
Türkiye'nin Almanya ile olan ilişkilerini, Cem Özdemir'in başrolünü oynadığı bir operasyon nedeniyle gergin bir boyuta taşımasını, T...